2015 ZOR BİR YIL OLACAK…

yeni yıl

YENİ YIL GELMEDEN RUSYA’DA EKONOMİK KRİZ ALARMI GELDİ.

Yeni yıl ile birlikte Türkiye’nin masasında bekleyen dosyaların sayısı artıyor.

Daha yeni yıla girmeden Rusya’dan gelen ekonomik kriz sinyali başta sebze ve meyve üreticisini, ardından iptal edilen otel rezervasyonları ile turizm sektörünün kabusu olmaya başladı.

Yılın ortasına denk gelen seçimlerin yarattığı gergin ortamı şimdiden görür gibiyiz.

Yılan hikayesine dönen çözüm süreci de yeni yıl ile birlikte Türkiye’nin gündemini işgal edecek.  Sağduyunun galip gelmesini dileriz.

Yeni yıl ile birlikte başımızı ağrıtacak konulardan biri de Ermeni lobisi’nin başlatacağı söylenen dava süreci  olacak.

Türkiye AB ilişkileri de bu yıl içinde nasıl bir ivme gösterecek şimdiden kestirmek mümkün değil. Güney sınırlarımızda süregelen savaş ortamı da umarız önümüze yeni sorunlar koymasın.

Görüldüğü gibi 2015 yılı zor bir yıl olacak.

Türkiye, büyük, köklü, devlet geleneği olan bir ülkedir, bundan kuşkumuz yok. Bu olayların üstesinden gelecek bilgi ve deneyime sahip, bölgenin en önemli demokratik ve laik tek ülkesidir.

Büyük ülkelerin sorunları da büyük olur. Bu düşünceden hareketle ve zor işleri başarmanın değerli olduğu  düşüncesiyle bu sorunların üstesinden gelineceğine inancımız tamdır.

DURUM Ocak 2015

ilh3           

            Değerli Okuyucularımız,

            Geçen sayıda bu sayfada değindiğimiz saç-sakal uzatma konusuna, sizlerden gelen istekler doğrultusunda bu sayıda da değinmek ya da dokunmak istedik.

Saç-sakal uzatma saplantısı yetmiyormuş gibi bu kez de kravatı bir yana atma eğilimi baş gösterdi. Ekonomik düzeyi geçmişe oranla daha yükselen kesimlerin böyle bir yaklaşım içine girmesini anlamakta zorlanıyoruz gerçekten. Ne oluyor bu topluma, daha mı yakışıklı olduklarını sanıyorlar acaba?. Yoksa bu kaba ve kirli görüntüleri ile cinsel bir çekicilik mi kazandıklarını düşünüyorlar bilmiyoruz!.. Aydın toplumlar böyle yapmaz desek, aydınlarımızın  neredeyse tamamı böyle, zengin toplumlar yapmaz desek, zenginlerimizin de kimileri böyle. Ekonomik olanakları sınırlı olanlara zaten sözümüz yok. Bazı kesimlerden basına yansıyan tepkiler de bir sonuç vermedi.

Biz bu durumu Türk insanına yakıştıramıyoruz, bilmem siz ne dersiniz?

Saygılarımızla…

İlhami NALBANTOĞLU

ESER BEY’DEN MEKTUP VAR…

ese

Eser, 31.05.2006 tarihinde Samsun’da dünyaya geldi. Yürümeye, konuşmaya başlaması, okul günleri, öğretmenleri ve aile bireyleri ile ilişkileri ile dikkat çekiyordu. Önceleri atalarımızın söylediği gibi “Kuzgun’un yavrusu kuzguna hoş görünür.”  özdeyişinde olduğu gibi “Bize öyle geliyor” diye düşünüyorduk. Zamanla anladık ki; “Bize öyle gelmiyor.” Eser, gerçekten yetenekli ve özellikleri olan bir çocuk. Bu kanıya öğretmenlerinden edindiğimiz izlenimler, girdiği çeşitli sınavlarda aldığı yüksek notlar ve derslerinde  göstermiş olduğu üstün başarılar üzerine vardık.

Eser’in, günlük yaşamında, arkadaşları ile olan ilişkilerinde, çarşıda, pazarda, tatilde, lokantada, sinemada, oyun parkında, seyahatte göstermiş olduğu ayrıcalıklı tavırlar ve davranışlarını ifade eden notlarla, yaşamının ileriki aşamalarında kendisine hatırlatılmasına olanak sağlamak maksadıyla “Eser Bey’e Mektuplar” adıyla bir yazı serisi başlatmıştık.

Bu seriye başlarken, yazdıklarımıza bir yanıt almak gibi bir düşüncemiz yoktu. Ancak zaman geldi, Eser, okul öncesi eğitim ve daha sonra ilkokul 3. Sınıfa gelmiş oldu. Okuldaki normal eğitim programı kapsamında sıra “mektup yazma” ya gelmişti. Eser de doğal olarak ilk mektubunu, kendisine daha önce mektuplar yazan dedesine yazmayı düşünmüş olmalı.

Haftanın ilk günü, yoğun bir iş ortamından yorgun ve elde paketlerle eve döndüğümde, posta kutusunun üst kısmından bir mektup zarfının ucunun göründüğünü fark ettim. Birileri sanki ben göreyim diye, mektubu kutunun içine görünebilecek şekilde yerleştirmiş gibiydi. Zarfı aldım üzerine baktım güzel bir yazı ile adım yazılmıştı. Gönderenin kim olduğuna baktığımda, birkaç yıldır, yanıt beklemeksizin yazdığım mektupların sahibi Eser Bey’den geliyordu. Heyecanla açtım, okumaya başladım.

 

“Sevgili Dedeciğim,

Dede, seni çok özledim. Dede, biliyor musun, geçen hafta Trafik Polisi  geldi okulumuza.  Trafik Polisi, bize video izletti, şarkılar dinletti. Oyunlar oynadık.

Dede, bu mektubu sana göndereceğim, çünkü öğretmenimiz bize nasıl mektup yazılacağını öğretti. Yarın da nasıl göndereceğimizi öğretecek.

Artık bundan sonra  sana istediğim zaman mektup yazacağım.

Elerinizden öperim. 

                              Torunun Eser”

Eser, mektubuna tarih atmış ve kalp şeklindeki imzasını da unutmamış. Okumaya devam et

ÜNİVERSİTEMİZDEN HABERLER…

beü

SOSYAL HİZMET BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİ ASİBED’İ ZİYARET ETTİ

Sağlık Yüksekokulu Sosyal Hizmet Bölümü öğrencileri Artık Saklanmak İstemiyorum Bedensel Engelliler Derneği’ni (ASİBED) ziyaret etti. 3 Aralık Çarşamba günü Sosyal Hizmet Bölümü Öğr. Gör. Erkan Dikici önderliğinde gerçekleşen ziyarete çok sayıda bölüm öğrencisi katıldı.

Engelli vatandaşların toplumsal hayata katılımlarının sağlanması ve hayat standartlarının yükseltilmesinin çağdaş toplum anlayışının bir parçası olduğunu belirten Öğr. Gör. Erkan Dikici, engelli vatandaşların eğitimden sağlığa, iş hayatından kültür ve sanata, spor ve ulaşımdan psikolojik ve sosyal desteğe kadar birçok alanda çözüm bekleyen sorunları olduğunu ifade etti. Öğr. Gör. Dikici; “Bu sorunları çözmek için toplumun her kademesinin ortaklaşa çalışması gerekir. Bizde üniversite olarak üzerimize düşen görevleri her zaman yerine getiriyoruz ve getirmeye de devam edeceğiz. Onlara gereken ilgi ve desteği bir gün değil her zaman sağlamalıyız. Unutmayalım ki hepimiz potansiyel bir engelli adayıyız” dedi.

Ziyaret, öğrencilerin dernek üyelerine çeşitli hediyeler vermesinin ardından müzik dinletisiyle sona erdi.

ÖĞRENCİLERİMİZDEN ANLAMLI ZİYARET

            Üniversitemiz Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Terapi ve Rehabilitasyon Bölümü öğrencileri 3 Aralık Dünya Engelliler Günü Kapsamında Ahmet Eren Özel Eğitim Uygulama Okulu ve İş Eğitim Merkezi ileArtık Saklanmak İstemiyorum Bedensel Engelliler Derneği’ni (ASİBED) ziyaret etti.

            Öğrenciler,Ahmet Eren Özel Eğitim Uygulama Okulu ve İş Eğitim Merkezinde eğitim gören engelli öğrencilerle bir araya gelerek onlar için hazırlamış oldukları birbirinden güzel oyunları sergileyip eğlenceli vakit geçirdiler. Buradaki programın hemen akabinde Bitlis merkezde faaliyetlerini yürüten Artık Saklanmak İstemiyorum Bedensel Engelliler Derneği (ASİBED) üyeleri ziyaret edildi.

Birleşmiş Milletler tarafından 1992 yılından bu yana 3 Aralık gününün “Uluslararası Engelliler Günü” olarak kabul edildiğini belirten  Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Terapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Öğr.Gör. Ferdi Öztürk, İletişimsizlik, zor eğitim koşulları, sosyal güvenlik sorunu, aile sorunları, rehabilitasyon, yoksulluk, ulaşım, istihdam ve benzeri gibi sıkıntıların engelli vatandaşlarımızın toplumla bütünleşmesini önlediğini söyledi. Öğr. Gör. Öztürk; “Üniversite olarak her zaman engelli bireylerin yanında yer alarak, engelli farkındalığı ve duyarlılığı konusunda elimizden geleni yapacağız. Bu kapsamda yapılacak bütün çalışma ve projelerde yer almayı planlıyoruz.Yükseköğretimde eğitim gören engelli kardeşlerimize üniversitemizde her anlamda yardımcı olacağız” dedi. Okumaya devam et

ÇAĞDAŞLIK BİR SANATTIR…

adb

Prof.Dr. Necdet ADABAĞ

Çağdaşlık benim gözümde bir sanattır ve inceden inceye işlenmesi gerekir. Sözüm ona çağ atlamakla çağdaşlık olmuyor. Ona kalmış olsaydık biz bugüne dek gelmiş geçmiş ne kadar iktidar varsa o kadar çağ atlamış ve çağdaşlık yarışında önde gidiyor olurduk. Çağdaşlığı doğuran uygarlıktır. Uygar olmayan bir toplumun çağdaşlık ölçeklerini yakaladığı görülmemiştir. Uygarlığı sağlayan da laiktir. Bugün çağdaşlığı yakalamış olduğu kuşku götürmeyen ulusların gerek laiklik gerek uygarlık konusunda gocunacak hiçbir yaraları yoktur ve kendilerinin çağdaş ülke olarak tanımlamaları gerektiğini çok iyi biliyorlar. Çünkü çağdaş olabilmeleri için süreci inceden inceye işlemiş olmanın gururunu taşıyorlar. Bugün çağdaş olan ülkelerin tümünde insan hak ve özgürlükleri tartışma götürmeyecek biçimde kendini kanıtlamıştır. Bunun yanı sıra ekonomik ve toplumsal haklar, basın özgürlüğü, üniversitelerin akçasal ve yönetsel  özerklikleri, yargının bağımsızlığı ve çağdaş ülkelere özgü tüm bu ayrıcalıkları bezeyen ekinsel ve sanatsal güzelliklerin yer aldığı ülkeler hem laik hem de uygar ülkelerdir. Bu olgulara dayalı olarak çağdaş ülkelerdir. Bu ülkeler doğu da olabilir, batıda da. Artık çağdaşlık salt batıya özgü değildir. Örneğin uzak doğudaki Japonya çağdaş değilse, hiç kimse değildir sanırım. Bir tek rakam o toplumun ne kadar çağdaş olduğunu, çağdaş değerlere ne kadar çok önem verdiğini gösterebilir. Adam başına düşen yıllık kitap sayısı 25’tir. Batı’nın hiçbir ülkesinde bu rakama ulaşılamamıştır. En çok okuyan İngiltere’dir ki orada da ancak 12 kitaptır.

Kitap okumakla çağdaşlık olur mu diyenleri görür gibiyim. Ancak kitap okumakla olunabilir diye yanıt vermek zorundayım. Çünkü ancak kitap, aklın ve bilimin yolunu göstermektedir. Dinsel koşullandırmalarla çelinmemiş bir akıl ve katışıksız bir bilimden söz ediyorum. Galilei bilimin bağımsızlığı derken dinden olan bağımsızlığından söz ediyordu. Bilimin ve aklın yolunu gösterecek siyasa adamlarına gereksinim vardır. Bilimin ve aklın bağımsızlığının ancak laik düşünceyle olabileceğine inanan siyaset adamlarına gereksinim vardır. Siyasal İslam ya da siyasal hristiyan tanımlarına yer yoktur bu anlayış içinde Devlet laik olduğu gibi devlette  görev alanların ve o devletten maaş alanların da laik olması kaçınılmazdır. Hiçbir çağdaş ülkenin yöneticisi devletim laiktin ama ben laik değilim demez ve dememiştir. Yüzyıllar boyu su götürmez bir biçimde kanıtlanmış laiklik, uygarlık, çağdaşlık tanımlarını kendi anlayışlarına göre yorumlayan ve o biçimde halka duyuran siyasetçilerin var olduğu ülkeler çağdaş ülkeler değildir ve olamazlar. İstedikleri kadar “çağ atladıklarını” söylesinler. Uluslararası tanımlar sözlüğünde laikliğin, uygarlığın, çağdaşlığın başka başka tanımları yoktur. Eğer çağdaş olunmak isteniyorsa önce laik, sonra uygar ve çağdaş olabilmenin yolu Batı’daki ya da Doğu’daki artık çağdaş olarak kabul edilmiş ülkeleri örnek almaktan geçer. Çağdaşlık, Doğu’nun kimi ülkelerine Batı’dan bulaşmıştır. Okumaya devam et

KADİFE PERDENİN GİZİ

ışık

Işık KANSU

Kırmızı kadife perdeyi parmak ucuyla aralayıp, operanın gizini öğrenmek. Düşler ülkesini gezip, tizinden kalınına tınıları dinlemek.

Süzülüp girdik, operanın içine. Sahnenin tam altındayız. Asma köprüye benzer iri asansör, neredeyse 40 yıldır inip çıkıyor. İster, kız kaçırılacak sarayı yüklesinler; ister, Sevil’in berber dükkanını, bana mısın demiyor.

Yerin iki kat aşağısında asansörün dizi dibindeki dekorlar, kendi gökyüzlerine, sahneye yükselmeyi bekliyorlar. Şuradaki at, Haydn’ın Oyuncular Senfoni’sinden dört nala gelmiş olmalı. Ali Baba’nın küpleri. Kırk Haramiler’e saklambaç oynatacak. Sim işli, yumuşak kadife kaplı markiz, belki narin bir kontesi konuk edecek üstünde. Dantelle süslenmiş ağaçlar, mermer görüntüsü veren köpükten yapılmış  İon sütunları, uzun sakallı, çatık kaşlı aristokrat heykeller; hepsi, hepsi aryaların ardına gizlenecek.

Ardından çekiç sesleri gelen kapı, çok geniş bir odaya açılıyor. Puccini’nin Tosca Operası’ndaki acımasız polis müdürü Scarpio’nun sarayı yerlerde. Tahtalara gerilmiş bezler üzerinde dolaşan ressamlar, kasvetli sarayın duvarlarını boyuyor.

Hemen yanda, plastik atölyesi. Duvarlarda; maymun, koyun, boğa ve korkutucu insan maskları asılı. Dikiş makinasının tıkırtısı, kostümlerin hazırlandığını muştuluyor. Güleryüzlü hanım terziler, işlerinin başında. Albenili, cafcaflı, ille de cicili bicili giysiler, iğnenin altında biçimleniyor. Şapka atölyesinde kaz tüyleri, bir de serpuşlar gözde. Okumaya devam et

YERLİ MALI

ilh

İlhami NALBANTOĞLU

Çocukluğumun en renkli günlerinden birinin de “Yerli Malı Haftası” olduğunu hatırlıyorum. Her ne kadar hafta olarak adlandırılıyor ise de biz onu bir gün olarak kutlardık. O gün de genellikle pazartesi gününe denk getirilirdi. Günümüzün teknolojik olanaklarından çok çok uzaklardaydık o dönemde. Televizyon, bilgisayar, çamaşır, bulaşık makineleri, ütü, telefon, buzdolabı hatta elektrik bile yoktu. Tezek  yerine gazocağı, elektrik yerine de  sadece ve sadece aydınlatma aracı olarak Lüks lambası  kullanılıyordu. Ahlat’ta lüks lambası kullanan ailelerin sayısı iki elin parmak sayısını geçmiyordu. Bu lamba ile aydınlatılan evlerden, çevreye yaylan güçlü ışıklar o evin sahibinin ekonomik düzeyinin dışa yansımasıydı.

Gazocağından emin değilim ama, lüks lambasının yerli malı olmadığını biliyorum. Hakkını yemeyelim bir de çay   bardakları yerli değildi. Yerli çay bardakları sarımtrak renkteydi, sıcak su değdiği anda çıt diye çatlar, çöpe atılırdı. Onun için çay bardağının “Avrupa” lı olanı aranırdı. Ahlat’taki dükkanlarda bulunmazdı, gidip Harabaşehir’deki dükkanlardan satınalıp getirirdik.

            Bu koşullar altında Anadolu’nun uzak bir köşesindeki eski, tarihi ve kadim bir kentte “Yerli Malı Haftası” nasıl kutlanabilir ki? Evlerimizden  getireceğimiz meyve ve kuruyemişlerin dışında, onu bile getiremeyenlerimiz olurdu. Düşünsenize aralık ayının ortaları, kar diz boyu, ulaşımın sağlanması bile mucize.  Okula bile gelebildiğimize şükrediyoruz. Kulaksız’dan, Kayalı’dan, Tunus’dan, Kırklar’dan o zor koşullarda gelebilenler de var, gelemeyenler de.

            Dönemin en gözde meyvesi kuru üzüm, her evde var, çünkü çoğunlukla çay içmede kullanılıyor. İşbabyan, yani kuru kaysı, kuru ceviz, elma ve armut kakı bunlar Ahlat’ın ürünleri, eğer yollar kardan kapalı değilse, Adana’dan iki-üç günde ancak gelebilen portakal, limon ve mandalina süslüyor Yerli Malı Haftamızı. Okumaya devam et

BİN YILIN FOTOGRAFI

mümtaz

Hüseyin MÜMTAZ

  Osmanlıca, uzak kıtaları kimin keşfettiği, barutu ve penisilini kimin bulduğu elbette önemli ama…

…gözden kaçırmayın lütfen, kaynayıp gitmesine; “şûra”ların ve yapay gündemin kuru kalabalığı arasında arka planlara itilmesine izin vermeyin.. Memleketin bir köşesinde maç oynatılamıyor.. Çin ile Amerika masa tenisiyle buzları eritiyorlar ama Van’da gol atılınca asker selâmı verilemiyor, Cizre’de “seyircisiz” maçta sahaya sis bombaları, havai fişekler atılıyor, Türk bayrağı çekilemiyor, İstiklâl Marşı söylenemiyor..

Siz duydunuz mu?

“Yayıncı kuruluş” sesi kıstığı için söylense bile duyamıyoruz; kameralar göstermediği için bayrak çekildiyse bile göremiyoruz.

“Bir takım basın”a göre ise “en tatsız olay”; “Dışarıdan sahaya atılan patlayıcı maddenin Gençlerbirliği kalecisi Ferhat’ın bacağına isabet etmesi” olmuş. “Sağlık görevlilerinin mücadelesinin ardından Ferhat maça devam etmiş”.

Ziraat Türkiye Kupası’nda Cizrespor’la karşılaşacak olan Gençlerbirliği, Şırnak’ın Şerafettin Elçi Havaalanı’ndan kent merkezine, daha önce Peşmergeler’in naklinde kullanılan zırhlı polis araçlarıyla götürülmüş.

Cizre’de daha önceki Aydın ve Göztepe maçları da “aynı havada” oynanmış; “olay çıkmamıştı” ama “ideolojik propaganda” yapıldığı gerekçesiyle “seyircisiz” oynama cezası verilmişti.

Memleketin başka bir köşesinde, Van’da Van ile Bergama arasında oynanan maçta da Bergama’lı futbolcu takımının beraberlik golünü atınca, kendi yedek kulübesine koşarak verdiği asker selamı sonrası Van’lı futbolcular ve bazı taraftarlarca tekme tokatlı saldırıya uğramış..

Şaşırıyor musunuz?  Gelin isterseniz olayları sadece futbol açısından görmeyelim..

“Atıştırmalık”lar ufak ufak, alıştıra alıştıra geliyor.. Okumaya devam et

ATAKAN ÇELİK ANILDI…

atakanTRT Ankara Radyosu ile Ankara’da yerleşik Erciş Birlik ve Dayanışma Derneği tarafından, Erciş’in yetiştirdiği ünlü ses sanatçısı Atakan Çelik’in ölüm yıldönümü nedeniyle bir “Anma Programı” düzenlendi.

TRT’nin Ankara Arı Stüdyosu’nda düzenlenen programa, Ankara’da yaşayan Van ve Ercişli aileler, Atakan Çelik’in arkadaşları, dostları ve sevenleri katıldı.

Asıl mesleği öğretmenlik olan Atakan Çelik, 70’li yılların başında TRT’nin açtığı bir sınavı kazanarak ses sanatçısı olarak atanmıştı. Kısa bir eğitimden geçtikten sonra hızlı bir tırmanışla ülke genelinde en sevilen sanatçılar arasında yer edinmişti.

Atakan Çelik, gerek kendi derlediği eserlerle gerek Doğu Anadolu Bölgesi’nin kenarda köşede kalmış otantik ezgilerini gün yüzüne çıkarmakla bölge insanının büyük sevgisini kazanmıştı.

Rahmet ve minnetle anıyoruz.

ERCİŞ’İN BIYIKLISI

erc.bıyık

. Dr. Mustafa Sarı, Van Yüzüncü Yıl Üniversite’si’nde göreve başladığı tarihten itibaren kendisini  sadece Van Gölü’nde yaşayan “İnci Kefali”ne adamıştı. Uzun ve yoğun çalışmaları sonucunda inanılmaz bir yol kat etti. İnci Kefali yaşamını tehdit eden kötü yaşam koşullarından bir nebze bile olsa kurtuldu.

            Prof. Sarı,  inci kefalinden sonra Erciş’in meşhur “Bıyıklı” balığına sahip çıkmaya başladı. Hocamızın bulgularına göre dünyada sadece Erciş’te yaşadığı anlaşılan “Erciş’in Bıyıklısı” da İnci Kefalinde olduğu gibi üremesi ve yumurtalarını bırakabilmesi için yukarıya doğru bir tırmanışa girişmek durumunda kalıyor.

            “Erciş’in Bıyıklısı”nın bu ölüm kalım serüvenini gerçekleştirebilmesi için uygun koşulların olması gerekiyor. Ancak halkın bilinçsiz ve bilgisiz uygulamaları bu canlının yaşamını devam ettirme fırsatını elinden alması gibi bir durum ortaya çıkıyordu. Bu balığın  yaşadığı derelere halk tarafından yapılan sekiler ile balığın tırmanmasına engel teşkil edilmektedir.

            Prof.Sarı’nın konuya el atmasıyla Erciş Bıyıklısı”nın üreme sürecinde önüne konulan engellerin kaldırıldığı, böylece balığın türünün korunması mümkün olacaktır.

Prof. Dr.Mustafa Sarı Hocamızı bu değerli hizmetlerinden dolayı içtenlikle kutluyoruz.

MUSTAFA YILDIRIM’IN BİTLİS ANILARI…

my                             VII

Ancak sadece Bitlis tütünüyle üretilecek filtreli sigaranın ihraç edilemeyeceğini hatta yurtiçinde bile yeterli Pazar bulamayacağını düşünen Best A.Ş. Yönetim Kurulu, Bitlis tütününün Amerikan Burley ve Virginia tütünleriyle harmanlanmasına karar vermişti. Bu şekilde Best sigarası Amerikan sigaraları gibi talep yaratacaktı. Tekel de bu amaçla Amerikan tütünü ithaline başlamıştı. Fakat Bitlis ve Amerikan tütünlerinin harmanlanabilmesi için oldukça pahalı bir tesis kurulması gerekiyordu. Best A.Ş.nin bunun için yeterli parası olmadığı için imdadına yine İngiliz ortak Rothmans yetişmişti ve harmanlamanın şirketin İngiltere’deki tesislerinde yapılmasına izin vermişti. Bitlis’te Best sigarasının sadece paketlenmesi yapılacaktı. Bu şekilde üretime başlanarak Best sigarasının iç piyasada satışı başlamıştı. Talep yaratmak için reklama ve zamana ihtiyaç vardı. Yasal engeller olduğu için ihracat da yapılamıyordu. Şirkete kaynak yaratmak için sürekli sermaye artırımına gidilmişti. Parası olmayan üretici ortaklar sermayelerini artıramamışlardı. Ve bu şekilde 1986 yılına gelindiğinde yüzlerce tütün üreticisi ortağın şirketteki toplam payı yüzde 5’e düşmüştü. İl Özel İdare hissesi yüzde 10’a gerilerken Rotmans’ın hisse payı yüzde 39’a çıkmıştı. Bu yüzden benden önceki Vali Yönetim Kuruluna bile seçilememişti.

Bitlis Valiliği görevine başladıktan kısa bir süre sonra Best A.Ş.nin İstanbul’da yapılan genel kurul toplantısına İl Özel İdaresini temsilen katıldım. Toplantıda artık şirketteki payları sembolik seviyelere düşmüş çok sayıda Bitlisli tütün üreticisi de bulunuyordu. Salonun neredeyse tamamını dolduran üreticiler, oylarını bana vereceklerini söyleyerek ısrarla Yönetim Kuruluna girerek, Yönetim Kurulu Başkanı  olmamı istiyorlardı. Ancak şirket hisselerindeki payları çok düşük olduğu için seçimi etkilemeleri olanaksızdı. Rothmans’ın istediği takdirde, hissesi fazla birkaç ortakla işbirliği yaparak yönetimi tamamen ele geçirebilirdi. Ama kurul toplantısında yaptığım heyecanlı konuşmanın yarattığı duygusal havanın etkisiyle Yönetim Kuruluna girerek Başkan seçildim. Okumaya devam et

BAĞ VE DENİZ İÇRE KUTLU BAHÇE: AHLAT

hasan                                  Hasan ÇAĞLAYAN                      geçen sayıdan devam…

KONUŞAN TAŞLAR

Ahlat’ın taşı meşhur; fakat iki tür taşı olduğunu görmeyen bilmez. Biri hayli esmer, diğeri de kızılımsı iki taş. Kızıl olanı Süphan’ın, esmer olanı da Nemrut’un armağanı. Kızıl topraklar magnezyumun, siyah topraklar da demirin yoğun olduğunun işareti diyor rehberimiz. Zaten cevizden üzüme, yaban armudundan pek çok meyve ve sebzeye kadar magnezyum ve demir deposuymuş burası. Öyle sanıyorum bal, et ve süt ürünlerinin lezzeti de bu volkanik dağların mineral zenginliğiyle ilgilidir. En az bin yıllık bir gelenek olan taş işçiliği, Anadolu’nun en köklü sanatlarındandır. Burada, Ermeni ustaları anmamak vefasızlık olur. Çünkü Anadolumuz’daki pek çok sanat ve zanaatta onların da emeği var. Etrafta bunca kıymetli taş varken usta olmamak garip olur belki; ama işlenmiş ve birer şahesere dönmüş taşları görünce, bu kadar da olmaz diyor insan. Şimdilerde taş ustalığı kursları açılmış. Yepyeni ustalar yetişiyormuş.

DÜNYANIN EN BÜYÜK İSLAM MEZARLIĞI

Rehberimiz, Filipinler’den Amerika’ya, dünyanın dört bir yanına hicret eden sahabe efendilerimizle günümüzdeki iz düşümlerinden bahsediyor. Onlar, o günün şartlarında, neredeyse dünyanın her yerine ulaşıyorlar. Bugün hizmet gönüllülerinin gittiği bütün noktalar onların iziyle nasiplenmiş. Türbe ziyaretinden dünyanın en büyük Selçuklu mezarlığına geçiyoruz. İlk önce Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın torunu Emir Bayındır’ın kümbetine varıyoruz. Bu kümbetin mimarisinin dünyada iki örneği olduğunu öğreniyoruz. Türkiye’de ise tekmiş. Kıble yönü sekiz sütunlu, yarı açık bir türbe. Türbelerdeki sekiz sütun veya sekiz köşe, cenneti temsil ediyor; açık kısımlar ise sonsuzluğu. Klasik bey türbelerinde definler zemin kısma yapılarak açık yer bırakmadan kapatılırmış. Kümbetin içine de bir nevi mozole bırakılarak ziyarete uygun hâle getiriliyormuş. Rehberimiz, yağma yapılmasın diye böyle olabileceğini söylüyor. Akşehir’de Seyyid Mahmut Hayranî Hazretleri türbesinde de görmüştüm bunu.

EBEDİYETE AÇILAN TAŞTAN OTAĞLAR

Ahlat’ta on dört kümbet olduğunu öğrenince, buranın kümbetler şehri olduğuna hükmediyorum. Türkistan steplerindeki göçebe kültürün çadırları, yerleşik hayatta taşla yeniden yorumlanmış ve kümbetler çıkmış ortaya. Rehberimiz, Kırgız, Kuman ve Kıpçak çadırlarındaki külah ile kümbet külahları özdeş diyor. Bahsi geçen çadırlar dıştan sade, içten süslü ve görkemli görünür. Sanat tarihinden biliyorum ki, Selçuklu mimarisinde dışta süs, içte sadelik gözetilir; Osmanlı’da ise tam tersidir. Bunun için Selçuklu dönemleri, Türkistan steplerinden Osmanlı medeniyetine geçiş aşamasıdır denilebilir. Günümüzde vatan kelimesiyle aynı mânâya gelen yurt, Türklerde büyük çadırın adıdır. Bunun için, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar süren Yörük Türkmen aşiretleri iskânında yurtluk, yani çadırlık yer, tabiri kullanıldı. Şimdiki şark odası ise bizim öz malımızdır. Okumaya devam et

ON YIL ÖNCE AHLAT GAZETESİ

logo

                                                          TEMMUZ  2004  SAYI  44

AHLATLI DERVİŞOĞLU KAVALCI RECEP

            Asıl adı Recep’tir. 1845 yılında Ahlat’ta doğdu. 1915 yılı Mayıs ayının 27 nci günü gene Ahlat’ta hayatını kaybetti. Ahlat’ta Kavalcı ve Dervişoğlu isimleri ile anıldı. Gençlik yıllarında pek çok Ahlatlı gibi ekmek parası kazanmak amacıyla ömrünün bir kısmını Batum’da geçirdi.

            Dervişoğlu, Karacaoğlan, Emrah, Bayburtlu Zihni gibi derin ve belli bir aşkla sarsılmıştır. Ne rüyasında bade içmiş, ne de diyar diyar bir sevgili peşinde koşmuştur. Fakat saz aşıklarının mihnetli parmakları sazlarını nasıl bir bülbül gibi çırpındırmışsa, Dervişoğlu da bir ağaç parçası olan kavalını aynı nağmelerle yanık bir biçimde dinletmiştir.

            Anadolu’da Dervişoğlu’ndan başka kaval ile aşıklık yapan başka kişilere ender  rastlanmaktadır. Aşk denince genel olarak saz ile bütünleşen kişiler akla gelmektedir. Bu bakımdan Dervişoğlu’nun diğer aşıklara nazaran bir ayrıcalığının olduğu göze çarpmaktadır.

            Dervişoğlu, bazen din felsefesine dalar, inci kabilinden nasihatlerde bulunur, bazen hicivleriyle Anadolu insanının mizaha ne denli yakın olduğunun ilginç örneklerini gösterir. Kimi zaman ruhlara hitap eder, sesinin hoşa gitmediğinden şikayet eder, kendini beğenirse de bunu açıklamaktan çekinir, dert döker ve tevazu gösterir.

            Dervişoğlu’nun şiirlerinin bir kısmında Yunus Emre’nin etkisi hissedilir. Çok kere aynı sözcükleri kullanır, bu tekdüzelikten kurtulmak için çırpındığını gösteren mısraları da yok değildir. Dervişoğlu zengin bir hayal dünyasına sahip olsa da, okur yazar olmayışı kültür aleminden uzak kalmasını engelleyememiştir. Bazı şiirlerinde Hakkın varlığının mutlak olduğunu dile getirmiştir. Okumaya devam et

AHLATİSDER’DE FAALİYETLER…

isder

İstanbul’da faaliyet gösteren Ahlat Kültür Turizm Tanıtma ve Yardımlaşma Derneği (Ahlatisder) bir biri ardına düzenlemiş olduğu etkinlikler ile dikkatleri çekiyor.

Gecen dönem Sarıyer Belediye Başkan Yardımcısı olan Dernek Başkanı Adnan Ayber önderliğinde oluşturulan yeni yönetim Ekim ayında yapılan olağanüstü kongrede yönetime katılan üç bayan ve iki genç yönetici ile kan tazeliyerek   başlatmış olduğu etkinliklerine ve herkesi kucaklayan aktivitelerine devam ediyor.

Düzenledikleri çeşitli etkinlikler ile İstanbul’da yaşayan hemşerilerimizle bir araya gelen ve  sorunlarına çözüm bulacak her türlü çalışmanın içinde olacaklarını belirten Dernek yöneticileri; “Yönetim olarak hemşehrilerimizle daha sık bir araya gelip tam bir dayanışma örneği sergileyerek çalışma tempomuzu daha da arttıracağız” dediler.

Adnan Ayber Başkanlığında Yücel Gökbulak, Fevzi Akgün, Bilal Aktaş, Beşir Çevik, B. Lider Yıldırım, Güngör Uysal, Nevzat Ertekinoğlu, Abdurrahman Bilgen, Av. Emin Sayın, Av. Osman Güvener, Nursel Köksal, Hantemir Güneş, Metin Aycı, Atilla Akürek, Bülent Kaya, Gökçe Ayber ve Emre Azap’tan dluşan yeni yönetimin hayata geçirdiği projeler ile örnek bir dernekçilik sergilemeye çalıştığını belirten dernek yetkilileri, İstanbul’da yaşayan tüm hemşerilerinin derneklerine sahip çıkmaya çağırdılar. Okumaya devam et

BETAV

betav     Necla Çelebi ATAKAN

Bitlis Eğitim ve Tanıtma Vakfı.

            1987 yılında şehrin valisi Mustafa Yıldırım öncülüğünde kuruluyor. Vali Yıldırım’ın kurucu başkanlığında vakıf, yıllar içerisinde büyüyüp  gelişiyor. Daha sonra vakfın başkanlığını Cemil Özgür 19 yıl aralıksız sürdürüyor. Hayırsever işadamı Cemil Özgür sayesinde Türkiye’nin en başarılı vakıflarından biri oluyor BETAV.

            Cemil Özgür Bey’in ardından Türkiye’nin en başarılı işadamlarından Ahmet Eren vakfın başkanlığını üstleniyor. Vakıf kurulduğu günden bugüne kadar, binlerce gence eğitim bursu veriyor. Onlarca eğitim, kültür ve spor tesisi kazandırıyor. Birçok kitap bastırmış ve Bitlis’in geleceğine, refahına yönelik birçok projeye öncülük etmiş. İnanın vakfın yaptıklarını anlatmaya burada bizim sütunlarımız yetmez.

            “Şimdi bunları bize neden anlatıyorsunuz?” diyebilirsiniz. Ankara’da yaşayan amcam İkram Çelebi, BETAV’ın yayınladığı derginin son sayısını gönderdi. Prof. Dr.Hamza Zülfikar ve İlhami Nalbantoğlu’nun koordinatörlüğünde mükemmel bir dergi hazırlanmış. Her satırı, her kelimesi buram buram memleket kokuyor. Ata memleketim olan Bitlis Vilayeti, eğitim konusunda çok ciddi yol almış. Bununla hem gururlanıyor, hem de mutlu oluyorum. Ama babam Cahit Çelebi’nin yıllar önce bizi getirdiği Tekirdağ’da yaşıyoruz. Yani benim memleketim Tekirdağ. Marmara’nın incisi oyan ama İstanbul’un gölgesinde gelişemeyen canım memleketim. Bulunduğu coğrafi konumu ile insanlarının güzelliği ile her şeyin en iyisine layık olan. Devlete en fazla vergi veren, ama yatırımlarda hep son sırada yer alan Tekirdağ. Eğitim konusunda da hak ettiği yerde değil. Yıllarca Tekirdağ vilayetine üniversite kurulması için resmen mücadele ettik. Ne zaman ki bütün illere üniversite Okumaya devam et

BİTLİS VALİLİĞİNDEN

bitlis

Valiliği, arıcılık ve tabiatın korunması için büyük önem arz eden Geven Bitkisi’nin korunması amacıyla  bir genelge yayınladı.

Vali Orhan Öztürk imzalı genelgede tabiata ve özellikle de balcılığa zarar veren Geven Bitkisi’nin tahrip edilmesinin önüne geçilmesi için ilgili kurumlara gereğinin yapılması yönünde talimat verildi.

Bitlis Valiliği’nin  02.12.2014 tarih ve 68167424-010.06.99-5810 sayılı genelgesi

İlimizdeki balcılık faaliyeti açısından son derece mühim olan geven bitkilerinin, yakacak olarak kullanılmak üzere söküldüğü tespit edilmiş olup tabiata ve bilhassa balcılığa büyük zarar veren bu nevi fiillerin engellenmesi maksadıyla  aşağıda belirtilen usul ve esaslara göre hareket edilmesi mecburiyeti hâsıl olmuştur:

1-İlimiz genelinde, bu fiilleri işleyenlere matufen kolluk kuvvetleri tarafından tavizsiz bir şekilde idarî ve adlî işlem tesis edilecektir.

2-Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ile Orman İşletme Müdürlüğü tarafından geven bitki örtüsünün korunması ve yaygınlaştırılması için her nevi tedbir acilen alınacaktır.

3-Kaymakamlıklarımız tarafından derhal başta muhtarlar olmak üzere ilçe halklarına matufen, bu bitkinin ehemmiyetini anlaşılır kılacak eğitim çalışmaları başlatılacak ve ikazlar yapılacaktır.

4-İlk 3 madde çerçevesinde tesis edilen işlemler, bütün safahatıyla birlikte ve aylık periyotlar hâlinde Valiliğimize (Vali Yardımcısı Ömer Faruk İlhan’a) raporlanacaktır.

ŞİİR DOSTLANI BULUŞMA NOKTASI

gül

ZAMANE
Hey ağalar ne illerin gelmiştir

Kara karga tarla kuşun beğenmez

Oğullar babayı, kızlar anayı

Taze gelin kaynanayı beğenmez.

 

Güzel var dünyada söylenir namı

Güzel var artırır gün be  gün şanı

Güzel var bulunmaz bir parça nanı

Zengin, çirkin o güzeli beğenmez.

 

Hak nasip eylesin farzı sünneti

Yiğit olan kaldıramaz minneti

Hak yarattı yetmiş iki milleti

Hiçbir millet bir milleti beğenmez.

 

Gel benim ördeğim, gel benim kazım

Ben ölenden sonra kim çeker nazın

Söyle Dervişoğlu sana ne lazım

Kocamışsın kızlar seni beğenmez.

             DERŞİŞOĞLU KAVALCI RECEP

Okumaya devam et

SAĞLIĞINIZ ÖNEMLİDİR…

sağ

EL TİTREMESİ

Özellikle bir iş yaparken ellerin titremesi insanlarda görülen en sık hareket bozukluğu olarak görülmektedir. Ciddi bir maluliyet sebebi. Tüm dünyada yaklaşık yüzde bir, yaşlı gruplarda yüzde 4 gibi sık oranlarda olduğu biliniyor. Bu  hastalığa yakalanan insanların sayısı ise AB ülkelerinde 14 milyon, ABD’de 10 milyon olarak  tahmin ediliyor. Türkiye’de ise bu sayının 1,5-2 milyon kişi düzeyinde  olması bekleniyor.

            Parkinson hastalığı ise hareket bozuklukları listesinde ikinci sırada bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde binde 30,  60 yaş üzeri insanlarda yüzde bir ve 80 yaş üzeri insanlarda yüzde dört oranlara ulaşabiliyor. Tüm dünyada yaklaşık 7 milyon Parkinson hastası olduğu hesaplanıyor.

            Bilim insanları, 1800’lerin sonlarından beri el titremesi olan insanların bir bölümünün daha sonra Parkinson hastalığına yakalandıklarını biliyorlardı. Ama bu ilişkinin temeli nörolojinin bilinmeyenleri arasında yerini koruyordu. Bilim insanları uluslararası bir ortak araştırma kapsamında yaklaşık 400 yıldır Orta Anadolu’da yaşadığı bilinen bir ailede bu sorunun yanıtını buldular.

            Araştırma ekibi, aralarında akrabalık bulunan, bunun yanında el titremesi ve Parkinson hastalığı görülen bu büyük ailenin altı nesline ulaşarak tüm genom dizilemesi yaptılar. Kapsamlı aile ağacı çizimleri ve nörolojik incelemeler yürüttüler.

            Yaklaşık beş yıl süren bu aile yanında 55 adet farklı büyük ailenin de karşılaştırmalı inceleme sonucunda bir genin her iki hastalığın da ortak nedeni olduğunu gösterdiler.  Bu gende bulunan mutasyonun farelerde de Parkinson hastalığına benzer bulgulara neden olması güçlü ve bağımsız bir delil olarak dikkat çekti. Okumaya devam et

SİZDEN GELENLER

sizden

İlhami Abi,

Artık her ayın ilk gününde “Ahlat Gazetesi”nin yeni sayısını görmeyi adeta bekliyorum. Bir sonraki sayının içeriği öncekinden daha dolu ve zengin.

Teşekkürler. Saygılarımla.

                            Geylani KOCA

 

Merhaba,

Kürümoğlu Ailesi tümüyle Türk kökenli bir aile olup, hiçbir zaman başka unsurlar ile bir araya gelmemiştir. Kürümoğlu Ailesinde hiçbir kişi; Ailemize, vatanımıza, milletimize ve devletimize zarar verecek bir davranış içerisine girmemiştir. Bu çalışmalarımızdan elde ettiğimiz tespitlerle; yaklaşık 3000 kişiden oluşan Kürümoğlu Ailesi’nin ülkemizin hizmetine sunduğu, devlet ve siyaset adamları, bilim insanları, akademisyenler, üst düzeyli bürokratlar, askerler, teknokratlar, iş dünyasına damgasını vurmuş girişimciler ile 10. Cumhurbaşkanımızın muhterem eşleri Sayın Semra Sezer gibi insanları çıkarmasının onurunu paylaşmaktayız.” Ne güzel yazmışsınız en çok bu cümleleri okurken duygulandım tüylerim diken diken oldu milli duygularım kabardı. Yaptığınız Soy Ağacı incelemesi takdir edilecek bir bir şey bu araştırmanın hazırlanışında Kürüm kızı olaraktan emeği geçen büyüklerimin önünde saygıyla eğiliyor ellerinden öpüyor küçüklerimin ise gözlerinden öpüyor bizlere geçmişimize ait bilgiler verip onurlandırıp gururlandırdıkları için teşekkür ediyorum.

                             Gülşah KÜRÜM

Okumaya devam et