|
Bitlis, Ahlat ve Tatvan’da görev yapacak, üniversite öğrencisi gençler arıyoruz. Hem eğitim giderlerine katkıda bulunacak hem de gelecek için bir meslek sahibi olmayı isteyen gençleri bekliyoruz.
Müracaat için aşağıdaki email adresi veya telefon numaralarini kullanabilirsiniz. İLETİŞİM Tel : 0 312 431 13 24 Faks : 0 312 431 13 24 e-mail : i_nalbatoglu@yahoo.com
Yorum Ekleyin | 09 Ekim 2007 | Duyurular
|
|
Değerli okuyucularımız.
Gazetecilik mesleğinin üç temel kuralı vardır, bunlardan birincisi ve en önemlisi hitap ettiği kitlenin haber alma gereksinimini karşılamaktır. Bunun yanında geçmiş ve geleceğe ait bilgiler vermek, hitap ettiği kitleyi ilgilendiren kişi ve kuruluşların uygulamaları ile ilgili eleştiriler yapmak ta bu sektörün olmazsa olmazlarındandır. Bu noktadan hareketle Ahlat Gazetesi de zaman zaman eleştiri mekanizmasını devreye sokmaktadır. Kimi zaman ölçüyü kaçırmış ta olabiliriz, ancak şu çok iyi bilinmelidir ki amacımız daha iyiye daha mükemmele ulaşma çabasıdır. Bu sayımızda da bazı eleştirilerimiz yer almaktadır. Bu eleştiriler içinde adı geçen bireylerlere yönelik herhangi kasdımız söz konusu olamaz. Yapmak istediğimiz, vermek istediğimiz mesaj yapılan iş ve işlemlerin kalite ve standardının daha üst düzeylere taşınması çabasıdır. Bu vesile ile idrak etmekte olduğumuz Müberek Ramazan Bayramınızı en içten duygularla kutlarız… Saygılarımızla…
Yorum Ekleyin | 09 Ekim 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
1968 yılının ortalarıydı, bir kazı ekibi gelmiş, Ahlat’ta kazı hazırlıklarına başlamıştı. Ahlat Yatılı Bölge Okulu’nun bir bölümü bu ekibe tahsis edilmişti. Kazı ekibinin Başkanı o dönemde Doçent olan Sayın Haluk Karamağaralı idi. Ekip 3-4 yönetici konumundaki kişi ile 10-12 öğrenciden oluşuyordu. Bir de ressam vardı ekipte, Nalan Kuşlu. Kuşlu o dönemde Basın-Yayın Genel Müdürlüğünde görevliydi. Ahlat’ta ki büyük mezartaşlarının birebir rölyeflerini çıkarıyordu. Birkaç ay Ahlat’ta çalışmış yaptığı resimleri Ankara’da sergilemişti, sonra da onları Vakıflar Genel Müdürlüğü başta olmak üzere bazı kuruluşlara bağıylamıştı. Bu durum Sayın Kuşlu’nun Ahlat’a bir daha gelmesine izin vermedi, zira kazı ekibi başkanı Sayın Karamağaralı bu gelişmeye fena halde bozulmuştu. Kuşlu’nun Ahlat’a gelmesine bir türlü onay vermedi.
Kazı ekibi Ahlat Yatılı Bölge Okulu’nda neşeli günler geçiriyordu. O tarihte “Selçuklu Araştırma Enstitüsü” adı ile bir kuruluş ta kurulmuş, bir de yer kiralanmıştı. Karamağaralı kiralanan bu yere gösterişli bir tabela astırmak istiyordu. Ne var ki Kentte tabelacı yoktu. Başka bir yerde yazdırıp getirmek nakliye açısından oldukça masraflıydı, astarı yüzünden pahalıya gelebilirdi. Liseden yeni mezun olmuş eli yazı işlerine yatkın bir genci buldular. Önceden hazırlanmış, kenarları demir lamalarla çevrili büyükçe ve oldukça ağır bir panoyu teslim ettiler. Üzerine yazılacak olan metni de eline verdiler. Yatılı bölge okulunun bir sınıfını da tahsis ettiler. Hiçbir malzemesi olmayan bu genç gidip sağdan-soldan boya, cetvel, kalem, fırça temin edip bu kalın sac levhanın önüne geçti. Günler sonra ortaya bir tabela çıkmıştı. Kazı ekibi Başkanı Karamağaralı, tabelayı gördüğünde şaşkınlığını gideremedi. Tahmin etmediği bir düzenleme ile karşılaşmıştı. Tabela tek renkli idi ama kompozisyonunda bir ayrıcalık vardı. Bu Hoca’yı etkilemişti. Öğrenciye, borcunun ne kadar olduğunu sordu. Aldığı yanıt “Bilmiyorum”du. Karamağaralı, öğrencinin içtenliğini ve harcadığı emeği biliyordu, günlerce gidip gelmişti okula bu tabelayı bitirmek için. Karamağaralı, elini arka cebine uzattı, siyah bir cüzdan çıkardı, açtı içinden iki tane gıcır 50’lik çekti, uzattı, öğrenci ile göz göze geldiler, tekrar elini cüzdanına götürdü, üçüncü bir 50’lik daha çekti, üç 50’liği öğrenciye uzattı. Bu miktar öğrencinin hayatında gördüğü en büyük para idi, hem de ilk kazancı. O sıralar Ankara’ya gidecekti, üniversiteye kayıt yaptırmak için. Bu para onun hayatının dönemeci olmuştu. Çünkü belki de babasından para alamama durumu söz konusu olursa, Ankara’ya gidememe, üniversite eğitimini tamamlayamama gibi bir durum da söz konusu olabilirdi. Zaman geçirilmeden tabela kiralanan binanın önüne asılmıştı. Yıllar boyu o tabela orada asılı durdu. O merkezin ne kapısını açan oldu, ne de herhangi bir fonksiyonu oldu. Yıllar sonra ortadan kaybolmuştu tabela. Kim bilir kimin odunluğunun ya da kömürlüğünün kapısıydı artık, o üzerine özenle ve değişik bir düzenlemeyle yazılan güzelim tabela… Yatılı Bölge Okuluna gidip gelirken bir küçük çocuk dikkatini çekmişti. 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu. Sevimli ve şirin tavırlarıyla ortalarda dolaşıyordu. Gözünün birinin üstü kapalıydı. O dönem için nedeni anlaşılamamıştı. Sonradan öğrenildi ki, göz kayması olduğu için bir tedavi yöntemi uygulanıyordu. Adı Nakış’tı, herkes onu çok seviyordu, o da şirin tavırları ile kendisini herkese sevdiriyordu. 1960’lı yılların ilk yarısında Ahlat’ta başlayan bu kazılar, bir türlü bitmek tükenmek bilmiyordu. Kazı ekip başkanı Sayın Karamağaralı kimi yıllar kazı için gelmiyordu. Gelmediği yıllarda da başka kimsenin gelip Ahlat’ta kazı yapmasına izin vermiyordu. Bu durum bilim çevrelerinde garip karşılanıyordu. Bilimin her kese açık olabileceği hususu darbe alıyordu. Karamağaralı’nın kendisinden başka bilim insanlarının Ahlat’ta kazı yapmasına izin vermemesi çeşitli dedikoduları da beraberinde getiriyordu. Bu dedikoduların başında geleni, Hoca’nın Ahlat’ta define bulduğu ve bunu kimseye kaptırmamak için de kimsenin buraya girmesine izin vermediği şeklinde olanıydı. Yıllar sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kuruluyordu. Üniversite’nin ilgili bölümlerindeki bilim insanları da doğal olarak burada araştırmalar yapmak istiyorlardı, fakat Karamağaralı’dan kimseye izin çıkmıyordu. Ahlat’ta yapılan kazılar zaman zaman değişik tartışmalara da zemin hazırlıyordu. Çünkü; Hoca’nın kazı süresi yaklaşık olarak 2-3 ayı geçmiyordu. Bu sürenin sonunda Hoca kazmasını küreğini toplayıp Ankara’ya dönüyordu. Hoca’nın gittiğini fırsat bilen defineciler, büyük emeklerle ve özenle ortaya çıkan, bir kuyumcu titizliği ile açığa çıkarılan bu eserleri hallaç pamuğu gibi atarak, darmadağın edip tahrip ediyorlardı. O zaman akla şu soru geliyordu. Acaba bunlar çıkarılmasaydı da toprağın altında mı kalsaydı, hiç olmazsa defineciler tarafından tahrip edilmemiş olurdu. Ahlat’ta bu kazı dönemi ile ilgili zaman diliminde definecilerin mantar gibi bitmesi ve zamanla en gözde eserlerde dahi tahribatların görülmesi, ciddi olarak bu kazı çalışmalarının artısını eksisini tartışma konusu haline getirdi. Karamağaralı, zaman zaman da siyasi tartışmaların içinde buluyordu kendini, ilk yıllarda bir ilk Ahlat Gündemini işgal eder bir hale geliyordu. Bu olaylar üzerine Hoca’da kazılara bir süre ara vermek durumunda kaldı ister istemez, kimseyi Ahlat’a sokmama kuralını çiğnemeden. Yıllar yılları kovaladı, aradan epeyi zaman geçti. Hocanın kurduğu “Selçuklu Araştırma Merkezi”nin tabelasını yazan genç, Ankara’da geçmişin heybetli kazı Başkanı Sayın Karamağaralı’yı onur kurucusu kategorisine alarak Ahlat Kültür Vakfı’nın kuruluşunu gerçekleştiriyordu.. Bu Vakıf aracılığı ile Ahlat daha geniş platformlarda tanıtılacak, daha geniş kitlelere ulaşacaktı. Sayın Karamağaralı onur listesinde ilk sırada yer almasına karşın, bu yeni kuruluşa bir türlü ısınamıyordu. Her şeyin kendi kontrolünde olması gibi bir alışkanlığı vardı Hocanın. Yapılanları beğenmiyor, kendisi de bir şeyler yapmıyordu. Ahlat’ta yapmış olduğu kazılar ile ilgili olarak bir eser vermiyor, eser verenlerin eserlerini de yerle bir ediyordu. Vakfın ilk kitabı yayınlanacaktı. Ahlat’ta bir sempozyum yapılmış, burada bazı bilim insanlarının tebliğleri sunulmuştu. Hoca, sempozyuma katılan bilim insanlarına referans vermediği için kendisi de katılmamış muhterem eşleri o dönem Doçent olan bayan Karamağaralı’yı görevlendirmişti. Bayan Karamağaralı, tebliğini sunmuş, Ankara’ya dönmüştü. Bir süre sonra sempozyum kitabının baskı aşaması gelmişti. Kitabın tüm dizgileri yapılmış matbaadan çıkmak üzereydi ki bir telefon geldi. Arayan bayan Karamağaralı idi. Aynen şöyle diyordu Bayan Karamağaralı: “Ben tebliğimi geri istiyorum.” Kendilerine neden Hocam, bir kusurumuz mu oldu, yanlış bir şey mi yaptık, kitap basılmak üzere, bu aşamadan sonra tebliğinizi kitaptan çıkarmak mümkün olmayabilir. Aldığımız yanıt çok ilginçti, değerli Hocamızın sözleri kelimesi kelimesine şöyleydi: “Siz o kitabı bastırıp zengin olabilirsiniz, bizim tebliğimiz üzerinden para kazanabilirsiniz, lütfen tebliğimi geri veriniz.” Büyük şaşkınlık içerisindeydik. Bir Vakıf kurmuş bu vakfın yaşaması gelişmesi için hemen hemen herkesin başvurduğu bu yola başvurarak, bazı kuruluşlardan reklamlar alarak Vakıf gelirlerine katkıda bulunmak istiyorduk. Bir bilim insanından, hem de Bayan Karamağaralı gibi zarif bir hanımefendiden gördüğümüz muamele karşısında şoktaydık. O tarihten sonra Sayın Karamağaralı Vakfımıza tavır aldı, davetlere gelmedi, her yerde bizi kötüledi, yanlış işler yaptığımızın altını çizdi. Oysa her şey meydanda, Vakfın gelirleri de, kişisel varlığımız da!.. 2007 yılının ortalarında Ahlat’tan bir haber düştü ajanslara. “Ahlat’ta Budizm Tapınağı bulundu” diye… Haberin kaynağı, Gazi Üniversitesi Doçenti Nakış Karamağaralı idi. 60’lı yıllarda Ahlat Yatılı Bölge Okulu’nun bahçesinde dolaşan 2-3 yaşındaki, gözünde kayma olduğu için bir gözü bantlı minik kız, değil miydi Doç. Nakış Karamağaralı?.. Eee maşallah demekten başka ne denilebilir ki?.. Hoca, yaşlandı, rahatsızlandı, kazı çalışmalarına katılamaz oldu. Kimsenin katılmasına da izin vermedi. Biricik kızı, sevimli Nakış’ı okuttu, büyüttü, Doçent yaptı ve kimseye emanet edemediği Ahlat’ı onun ellerine teslim etti. Bir bilim insanı için onur verici bir gelişme, gözü arkada kalmayacak… Nakış Karamağaralı, 2-3 yaşlarında günlerini geçirdiği Ahlat’ı unutmadı. Vefa borcunu ödüyor olmalı… Her yıl gidip orada kazılar yapıyor, emek harcıyor. Bunun semeresini görmesi gerek. Türkiye’nin pek çok yerinde kazılar yapılıyor, rutin olmuş, onun için bir ayrıcalık yapmak gerek, dikkatleri çekmek gerek düşüncesinden hareketle olsa gerek, Doç.Nakış Karamağaralı haberi patlatıyor “Ahlat’ta Budist Tapınağı Bulundu”. İlk gün medyada yer alıyor, Karamağaralı demeçler veriyor, ancak aradan birkaç gün geçmeden otoriteler bu haberi pek ciddiye almadıklarını teker teker açıklama durumunda kalıyorlar. Türkiye’de genellikle kazılar uzun soluklu oluyor. Uzun yıllar devam ediyor ancak bunun sonunda bazı somut gelişmeler de yaşanıyor. Örnek olarak Efes Antik Kenti kazılarını göstermek mümkün. Dünyanın en önemli antik yerleşimleri arasında yer alan Efes antik kenti, tam tamına 138 yıldır kazılıyor, kazılıyor. Üstelik de ara falan verilmeden, hoca hastalandı bu yıl gelemeyeceğiz filan denilmeden… Türkiye’nin en uzun süre devam eden arkeolojik kazısı olarak biliniyor. İzmir’in Selçuk İlçesinde bulunan antik kentte, İngiliz bilim insanı J.T.Wood’un Artemis Tapınağı’nı bulmak için 1869 yılında başlayan Efes kazıları, 1895 yılından itibaren de Avusturyalı bilim insanları tarafından sürdürülüyor. 1954 yılından itibaren de Efes Arkeoloji Müzesi’nin katıldığı kazılarda çok önemli yapılar gün ışığına çıkarıldı ve yapılan restorasyon çalışmalarıyla aslına uygun olarak pek çok eser ayağa kaldırıldı. 138 yıllık süre içerisinde hiç kimse demedi, diyemedi benden başkası buraya giremez diye… Ahlat’ta öyle mi? İki üç aylık bir kazı, ortaya çıkarılan ulu cami ya da çifte hamam kalıntısı, kazı ekibinin Ankara’nın yolunu tutmasının ardından defineci tahribatı. Çıkan eserlerin ortadan yok oluşu… Şimdi düşünmek gerek, çıkarıp definecilere malzeme vermek mi iyi, çıkarmayıp toprağın altında gelecek kuşaklara kalmasını sağlamak mı iyi? Bu soru size, bu yazıyı okuyan herkese, bilim insanlarına, düşünebilenlere, aklı basanlara… Yanıtlarınız da burada yayımlansın isterseniz buyurun, kalem sizin!.. Ya da klavye!.. Haa!.. Tabelayı yazan genç mi? Bu satırların yazarı…
Yorumlar (2) | 09 Ekim 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
Tabak orucuyla tanıdık ilk kez Ramazan ayını. Ailenin tüm fertleri oruç tutunca üç-dört yaşlarında “ben de oruç tutacağım” diye tutturan çocuklar için icat edilmiş bir formül tabak orucu. Tamam sen de oruç tutuyorsun demek için, çocuğu üzmemek ve gelecekte oruç tutmaya alıştırmak için bir yol. Oruç tutuyorsunuz, acıktığınızda da tabaktan hafif hafif karnınızı doyuruyorsunuz, akşam iftar sofrasında da herkesle birlikte sofraya oturuyor orucunuzu açıyorsunuz. Anneniz de babanızda övünerek “benim çocuğum tabak orucu tuttu” diye sizi onore ediyor. Biraz büyüyorsunuz 30 günlük ramazan ayı boyunca birkaç gün oruç tutuyorsunuz. Bu günler de çok gerilimli geçiyor. Babanız “iftarlık” denilen fındık, fıstık, üzüm gibi yiyeceklerle ceplerinizi dolduruyor. Sizi motive ediyor ve akşam iftar sofrasının baş konuğu yerine konuluyorsunuz, hayatın ilk orucunu tuttuğunuz için.
Günün son saatlerine doğru iftar hazırlıkları hız kazanıyor. İlk göze çarpanlar, eline bir yumurta alanın doğru fırıncı Burhan’ın önünde sıraya girmesi oluyor. Fırıncı Burhan, her gelenin yumurtasını alıp sıraya koyuyor. Fırından çıkan tereyağlı ve yumurtalı altın sarısı kızarmış pideleri alanlar bir nefeste evin yolunu tutuyor. Bir diğeri bakkal Salih Gago’nun dükkanı, sırf ramazan ayı için Diyarbakır’dan getirdiği “biber turşusu” izdihama sebep oluyor. Salih Gago’nun prensibi herkese 100 gram vermek. 100 gram biber turşunu alan da bir nefes evin yolunu tutuyor. Evlerde tüm hazırlıklar yapıla dursun, çocuklar kapılara çıkmış, gelecek ezan sesini bekliyor. Henüz minare yok kentte. Ezanlar damından okunuyor, camilerin damından okunan ezanların dışında, Acem Celal ile Gardiyan İsmail evlerinin damından ezan okuyorlar. Ezan sesi duyulur duyulmaz çocuklar büyük bir bağrışmayla ezanın okunduğunu etraflarına duyurarak, evlerindeki iftar sofralarının başına atıyorlar kendilerini. İftar yapılıp yemekler yendikten, üstüne tavşan kanı çaylar içildikten sonra teravih namazı vakti geliyor. Çocuklar da büyüklerle birlikte teravih namazına gidiyor. Namaz esnasında kimi haylaz çocuklar, bitiremedikleri iftarlıklarını çaktırmadan ağızlarına atıp diğer çocuklara nispet yapmaktan geri kalmıyorlar. Kimi zamanlarda önlenemez bir gülme krizi tutuyor çocukları. Büyüklerden de değişik şakalar yapanlar olmuyor değil teravih namazlarında. İki büyük camide kılınıyor teravih namazları, camilerden biri hızlı namaz kıldırmakla ünlü. Halit Hoca jet gibi 20 dakikada namazı kıldırıp cemaati yolluyor. Diğer camide namaz kılanlar dakikalar sonra ancak yetişiyorlar kahvelerdeki tombala seanslarına tık nefes. Bu camide kılınan namazın uzun sürmesinin iki nedeni var. Birincisi Kentin Müftüsü Abdullah Ateş namazı kıldırıyor, bir diğer sebep, caminin ilahi ekibi var. Emin Aydoğan, Halit Yazıcı ve Terzi Ahmet’ten oluşan ekip, teravih namazını ilahilerle renklendiriyor. Teravih namazı burada bir ayrı bir görsellik kazanıyor. Kimileri hızlı namazı tercih ederken, kimileri de bu seremoninin tadını çıkarıyor kutsal aya yakışırcasına. Namazdan çıkanlar soluğu kahvelerde alıyor, kimileri İhsan Usta’nın veya Aziz’in Kahvesi’nin bir demli çayını yeğlerken, kimileri tombalanın heyecanına kaptırıyor kendini. Çocuklar da bu tombala keşmekeşinin içinde buluyorlar kendilerini makul bir süre. Sahura kadar devam ediyor zira. Tombaladan dönenler sahur yemeklerini yiyip yatıyorlar yeni başlayan günün ilerleyen saatlerine kadar. Laz Memet sahur için davulla uyandırıyor tüm kenti. Kendine özgü laz şivesiyle ve esprili konuşmasıyla. Kimin uyanacağını, kimin uyanmayacağını, kimin ne yediğini adı gibi biliyor Laz Memet. Canının çektiği yerde sahur yemeğine de eşlik ediyor, seveni çok, ikramlarda bulunanı da çok Laz Memet’in. Ertesi gün Siirt’li ama hafızın hatim indirmek için eve gelmesiyle başlıyor. Komşu hanımlar o eve toplanıp, ama hafızı topluca dinliyorlar. Erkekler ise öğlen namazının ardından camide dinliyorlar ama hafız’ı Siirt’li ama hafız yoğun bir iş ayı geçiriyor, kısmetini de alıyor, bununla on bir ay geçiniyor. Ramazan genellikle yarı performanslı geçiyor, kentin tüm kahveleri kapalı gün boyu, iki lokantası da… Bu durum yabancı ve bekar kamu görevlilerini bir hayli etkiliyor. Gündelik yemek gereksinimlerini işyerlerine depoladıkları yiyeceklerle gideriyorlar. Sıcak bir tabak yemek için Cafer’in Lokontası’nın açılmasını bekliyorlar. Oruç tutmayanlar ilk zamanlar toplumun tepkisine maruz kalmaktan kurtulamıyorlar. Kentin önde gelenleri sırasıyla iftar yemeği veriyorlar, konu komşu geliyor, yemekler yapılıyor, sofralar hazırlanıyor. İftar saati yaklaştıkça kentin elit tabakası teker teker davetli olduğu evin yolunu tutuyor. Kimileri de birkaç kişi birlikte, yol boyu şamata ve şakalaşmalarla dosta düşmana iftara davetli olduklarını duyururcasına davete icabet ediyorlar. 25-30 kişi civarında kişi bir odaya hazırlanmış iftar sofrasına belirli bir saygı ve disiplin içinde yerleşiyorlar. Ezan okunur okunmaz eller kollar ağızlara tatlar taşıyor, damaklar tadlanıyor. Boşalan tabakların yerini doluları alıyor, hünerli ellerin marifetlerı sergileniyor. Kimi tiryakiler, daha yemeğe başlamadan sigarasının dumanını tüttürüyor, tatlı ve çayın ardından çok geçmeden tabakalar elden ele uçuşuyor, kiminin tütünü sarı kehribar, kiminin ki tekel ve birkaç dakika geçmeden odanın içinde insanlar birbirlerini göremez oluyorlar kesif sigara dumanından. Teravih namazına az bir zaman kalıncaya dek devam eden bu durum yemek duası ile noktalanıyor. Genellikle Müftü Abdullah Ateş yapıyor yemek duasını, bitirir bitirmez de bir başka akşam bir başka davette buluşulmak üzere topluca teravih namazına gidiliyor.Ramazan güzeldir, ramazan her yerde güzeldir, ramazan Ahlat’ta da güzeldir. Dindar olmasanız da güzeldir, tadına varılması gereken çok özel günlerden bir demettir ramazan. Ramazan eski günlerdir, anneannedir, babaannedir, dededir. Oradan oraya koşuşturan aç annedir ramazan. Gün batımına yakın mutfaktan gelen mis gibi kokulardır, tertemiz masanın üzerindeki zeytin tabağıdır, bir adet hurmadır, okunmasını beklediğimiz ezandır. Ciğerlerin en derinine çekilen bir nefes dumandır, erken koparılmış bir lokma ekmektir, kimi zaman bir ortaklık duygusudur, yalnız yapayalnız olmadığımızın duygusudur. Hep birlikteliktir, acıya sıkıntıya birlikte katlanmaktır, ödülünü de birlikte paylaşmaktır ramazan. Çevremizdeki aç insanlara “sizinleyim, ben de yemiyorum” demektir. Sonunda gelen bayram, öpülen ellerdir, açılmış kollardır, sımsıkı kucaklaşmadır ramazan… Ramazanınız kutlu, ardından gelen bayramınız mutlu olsun…
Yorumlar (2) | 09 Ekim 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Konrad Adenaur Vakfı tarafından düzenlenen “43. Meslek İçi Eğitim Semineri” AHLAT’ta gerçekleştirildi.
AHLAT Büyük Selçuklu Oteli’nde düzenlenen... |
|
Anadolu’nun bilinen ilk uygarlıklarından olan Hititlerin nasıl ortadan yok olduğu, bilim insanları ve araştırmacılar tarafından henüz çözümlenemedi. Yapılan tahminlere...
|
|
Bitlisli hemşehrimiz Türkiye Genç İşadamları Derneği ve Avrupa Genç İşadamları Konfederasyonu Başkanı Murat SARAYLI, Çin’de toplanacak 250 genç küresel...
Yorumlar (1) | 09 Ekim 2007
|
|
Yeni seçilen TBMM’nin göreve başlamasıyla önce TBMM Başkanını seçti, ardından Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Bunun ardından Hükümet Programı okundu oylandı son...
|
|
1 Eylül 2007 Resmi Gazete’de yayımlanan duyuru ile “Hikmet Kiler Vakfı”nın kurulduğu kamuoyuna duyuruldu. Kurucularının Hikmet Kiler, Nahit Kiler,...
Yorumlar (22) | 09 Ekim 2007
|
|
Uzun süredir Ankara’da Bitlis’li hemşehrilerimize hizmet veren, Bitlis ve İlçeleri Dayanışma Derneği, kendi mülkü olan mekana taşındı. Değerli Hemşehrimiz Sayın...
|
|
Türk ulusu asırlardan beri altını ve gümüşü en güzel bir şekilde işlemiştir. Mimar Sinan’ımız dünya çapında, Mevlana’mız en çok okunanlar...
|
|
Yunanistan’da ilkokul tarih kitaplarında yer alan ifadelerin tartışmaları sürerken, lise üçüncü sınıf kitaplarında da ilginç satırların bulunduğu ortaya çıktı. Anadolu’da...
|
|
Geçtiğimiz günlerde Bitlis’in Merkez Çeltikçi Köyü Jandarma Karakolu, teröristler tarafından gece uzun namlulu silahlarla tarandı. Çatışmada bir jandarma eri şehit...
|
|
Kök hücreden kalp yapılıyor... Elma metabolizmayı hızlandırır mı?... Acı biber yağları eritiyor mu?... Depresyon deyip geçmeyin!...
|
|
Trafik ışıklarının uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri kontrol etmek için uyguladığı sinyaller örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları idaresi kırmızı rengi “dur” sinyali...
|
|
Kanadalı bilim insanları, bitkilerin de hayvanlar gibi yakınlarını tanıyabildiklerini kanıtladılar. Bitkilerin bu özelliğinin hayatta kalma mücadelesinde çok etkili olduğunu belirten...
|
|
Biyodizel etanole göre %50 daha az yakıt tüketimi sağlıyor. Amerika’da soya fasulyesinden biyodizel üreten bir firma, biyodizelin yakın gelecekte kara...
|
|
Bilim insanları dünyanın en güçlü hayvanı olarak kör uyuz böceğini belirlediler. Kör uyuz böceği, kendi ağırlığının 1200 misli ağırlığı taşıyabiliyor.
Büyüklüğü... |
|
Son yıllarda Ahlat’ın yetiştirdiği, genç kuşağın önde gelen sanatçılarından Ressam Sinan AYBER, yağlı boya eserlerden oluşan sergisini sanatseverlerin beğenisine sunuyor.
Yorumlar (1) | 09 Ekim 2007 | Duyurular
|
|
Dünya dinleri arasında en genç olmakla birlikte mensup sayısı ve etkisi bakımından en büyük ikinci din olan İslam, doğduğu 7....
|