|
DİLEKÇELER YANITSIZ, DAVETLER İCABETSİZ KALIYOR…
Bir yıl öncesine kadar örnek bir dayanışma içinde olan Bitlis, tüm kurum ve kuruluşları ile önemli... |
|
İhtiyaç sahiplerine ve
Bitlis'te kurulan üniversitenin kütüphanesine Bağışlanmak üzere Kitap Kampanyamıza katılmanızı rica ediyoruz. Aşağıdaki adreslerden kitaplarınızı bizlere ulaştırabilirsiniz. AKSAV (Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı) adına ANKARA İLETİŞİM Tel : 0 312 431 13 24 Faks : 0 312 431 13 24 e-mail : i_nalbantoglu@yahoo.com Adres : Sakarya Cad.17/16 Yenişehir-ANKARA İSTANBUL İLETİŞİM Tel : 0536 237 87 47 e-mail : emrenas@hotmail.com Adres : Ahmet Kutsi Tecer Cad. Arin Apt. B Blok İstanbul Tekstil Çarşısı No:8 Merter-İSTANBUL
Yorum Ekleyin | 04 Aralık 2007 | Duyurular
|
|
Değerli okuyucularımız.
Bu sayımızda gene iki hususu sizlerle paylaşacağız. Bunlardan birincisi, olur olmaz insanların bilir-bilmez bazı kavramları gelişigüzel kullanmaları hususudur. Ancak bilim dışı bu kavramları bilim insanı kimliğiyle bazı kişilerin de kullanıyor olması hoş görülecek bir gelişme değildir. “Türklüğün Tapusu”kavramından söz ediyoruz. Ahlat için kullanılıyor, bunu kullanmakla sözüm ona Ahlat’ın değerini artırmış olduklarını sanıyorlar. Oysa bu kavram son derece yanlı ve yanlış, yanlış olduğu kadar da bilimsellikten uzaktır. Kavramın aslı “Türkiye’nin Tapusu” dur ve bu kavram bize aittir. Bu nedenle yanlış kullanılmasından duyduğumuz rahatsızlığı belirtmek istedik. İkinci konu da şöyle; birkaç ay önce Bitlis’e seyahat acenteleri temsilcileri geliyor, turizm pastasından nasıl yararlanılabilir diye incelemelerde bulunuyorlar. İlk gözlemleri burada pansiyonculuk sektörü geliştirilebilir şeklinde oluyor. Bu gözlemlerinden dolayı büyük tepki alıyorlar, gerekçe de şöyle: “Burası çok mütaassıp bir yerdir. Buradaki aileler çok tutucudur, evlerinde başka bir erkeğin dolaşmasını kabullenemezler.” Pansiyonculuğun çok geliştiği yerlerde sanki turistler pansiyoncuların yatak odalarında dolaşıyormuş gibi bir anlam çıkıyor ki bu doğru değildir. Saygılarımızla…
Yorum Ekleyin | 04 Aralık 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında TBMM’de 6 günde 36 saatlik bir konuşma ile Türk Ulusu’na sunulan Nutuk’un yazım süreci de...
Yorumlar (8) | 04 Aralık 2007
|
|
Belediye Başkanı’nın üç oğlu vardı. Cevdet, Doğan ve Tekin Özdemir kardeşler, Bando Takımı’nın üç as elemanıydı. Prova çalışmalarına başlanacağını bu üç kardeşten birisi kentin üst mahalledeki evlerinin bahçesinden çaldığı “ti” borusu ile bando takımının diğer elemanlarına duyururdu. Ti borusunu duyan takım elemanları ne ile uğraşıyor olurlarsa olsunlar işlerini bırakıp Belediye Başkanı’nın evinin bahçesinde toplanıp saatler süren çalışmalarını yaparlardı. Belediye Başkanı’nın büyükçe bir evi vardı. Bir bölümünde kendisi oturur diğer bölümü ise Jandarma Karakolu olarak kiralanmıştı. Üst katında karakol komutanı ve askerler, alt katında ise yatakhane ve atların ahırı vardı. Bahçede ise Van Gölü şeklinde yapılmış bir havuz bulunmaktaydı. Bando takımının provalarını seyretmeye giden çocuklar jandarmaların ve atların bulunduğu mekandan geçerken meraklı gözlerle onları izlerlerdi.
Bando takımının üç ana sazı vardı. Takımın tüm ağırlığını bu üç saz taşıyordu, bunlardan birinin olmaması durumunda bando randımanlı çalınamazdı. Bando takımının diğer elemanlar genellikle bu üç kardeşin yakın arkadaşlarıydı. Bunların başında Naci Akpolat, Dursun Öztürk ve Ahmet Özmen geliyordu. Başka elemanlar da vardı ancak bunların özelliği bando takımının en hacimli sazlarını çalmalarıydı. Bunlar iri yarı cüsseleri ile büyük sazları çalmaktan zevk duyduklarını tavır ve davranışları ile de belli ediyorlardı. Kimi zaman takımın elemanlarından birinin ya da birkaçının olmadığı zamanlar, tam takım halinde gösteriye çıkmak için hiç olmadık elemanlara başvurulduğu olurdu. O eleman sazı çalmayı bilmediği için sadece görüntüyü tamamlardı. Böyle olduğu zamanlarda komik durumların yaşanması kaçınılmazdı. Bunlardan en ilginci, Türk Sinemasının ünlülerinden rahmetli Necdet Tosun görünümündeki Demirci Hanifi’nin iş kıyafeti ile koca davulu taşımasıydı. Böyle anlarda bando takımının kentin merkezinden geçmesi eğlenceli olurdu. Bando takımı Belediye Başkanı’nın evinin bahçesindeki provalarını tamamladıktan sonra büyük şef Yurttaş’ın huzuruna çıkardı. Yurttaş, Belediye’nin Zabıta Müdürü aynı zamanda bando takımının şefiydi. Müzik eğitimi almıştı asıl önemlisi çok ciddi ve işini seven birisiydi. Takımın başında yöneticilik yaptığı anlarda en ufak bir gayrı ciddi harekete izin vermezdi. Bando takımının başarısı şefinin ciddiyetin ve işini sevmesinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle başarısı kentin sınırlarını aşmış, komşu kentlerin özel ve resmi günlerinin aranılan ekibi durumuna gelmişti. Bando takımının gösteri yaptığı iki olay kentin tarihine iz bırakan olaylardandır. Bunlardan birincisi, Kore Gazisi Resul Çavuş’un, Ahlat iskelesine yanaşan gemiden alınarak evine kadar omuzlarda taşınması olayıdır. Bando takımı burada emsalsiz bir işlevi yerine getirmiştir. 50’li yılların Türkiye’sinde böylesine muhteşem bir görsellik ve coşkunun benzerine başka kentlerde pek rastlanılmamaktadır. İkinci muhteşem olay ise dönemin Cumhurbaşkanı rahmetli Celal Bayar’ın Ahlat’ı ziyareti sırasında bando takımının göstermiş olduğu performanstır. Başta takımın şefi rahmetli Yurttaş olmak üzere, tüm takımın içten, duygulu ve kaliteli müzik ziyafeti Cumhurbaşkanının dikkatini çekmiş, şefi huzuruna çağırarak kutlamış ve onore etmiştir. Yurttaş’ın kalifiye takımının elemanları büyük fedakarlık göstererek yapmış oldukları bu görev için herhangi bir ücret talep etmiyorlardı. Ancak yıllar itibariyle eskiyen ve aşınan sazların yerine yenilerinin alınması hususunda bazı sıkıntıları vardı. 60’lı yıllarda belediyelerin içinde bulundukları ekonomik sıkıntılar nedeniyle çalışanlarının maaşlarını ödeme güçlüğü içindeyken ister istemez lüks sayılabilecek bando takımını ihmal etme durumu ile karşı karşıya gelmekten kendilerini alamadılar. Hal böyle olunca da bando takımının yavaş ortadan yok olması kaçınılmaz bir hale geldi. Takımın şefi Yurttaş’ta zaten emekli olmuştu. Onun müzik bilgisi ve deneyimine sahip başka birinin bulunmaması, bando takımının tarihin derinliklerine gömülmesini sağlamış oldu. Böylece bir zamanların o görkemli, tarihe iz bırakan bando takımının sazları belediye binasının loş odalarından birinde rutubete ve paslanmaya terk edildi ve zamanla da yok oldu. Belediyelerin ekonomik koşullarının iyileşmeye yüz tuttuğu, olur olmaz işlere büyük paraların saçıldığı dönemlerde Yusuf Özdemir’den sonra göreve gelen Belediye başkanlarından hiçbirinin aklına bu tarihi misyonu yeniden canlandırmak fikri gelmedi. Bir dönemin Kubbet-ül İslam’ı olan Ahlat, tarihin her döneminde klasına, karizmasına ve ayrıcalıklı olmasına uygun ilklere sahne olma bahtiyarlığına ermiştir. 60’lı yıllardaki “Ahlat Şenlikleri” ve 90’lı yıllardaki “Ahlat Kültür Haftası” etkinlikleri, son yarım yüzyılın ilklerinden bazılarıdır.Tarihin görkemli kentine “şirin ilçemiz” mantığıyla bakan anlayışlardan kapsamlı yaklaşımlar beklemenin saflık olacağı bilinmektedir. Bu nedenledir ki, amatör ruhla profesyonel bir anlayışla bir hizmete imzasını atan, gönüllü, özverili gayretleri ile bir güzelliği halkına yaşatan o insanları, başta şefleri Yurttaş olmak üzere, anmamak, aramamak, yerlerinin doldurulmamış olduğunu görmek hüzün verici bir durumdur. Her yerinden tarih fışkıran bu güzel kentin tüm değerleri birer birer yok olup giderken, hiçbir şey yapmadan öylesine durup bakmayı içimize sindirebiliyormuyuz?
Yorum Ekleyin | 04 Aralık 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
Türk edebiyatının 13 yüzyıllık tarihinden 1400 yazar ve şairin yaşamöyküsünü güvenilir bilgilerle ve canlı bir üslupla belgeleyen bu eser, okurlar...
|
|
William SAROYAN, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin çocuğu olarak California eyaletinin Frenso kentinde doğdu. (1908-1981) Dört yaşındayken babasının...
Yorumlar (4) | 04 Aralık 2007
|
|
Türkiye’nin genç kuşak bilim insanlarından birisiydi. Bilim dünyasının yanı sıra bürokraside de önemli başarıların altına imzasını atmıştı. Bilim, bürokrasi ve politika üçgeninin politika cephesinde de deneyimleri ile ülkeye daha çok hizmet etme anlayışı ile yola çıktı ama yaşının genç olması bu fırsatı ileriki zamanlara taşıdı.
Hizmet alanı ile ilgili incelemelerde bulunmak üzere Bitlis’e gitmişti. İşleri erken bitmişti, buralara kadar gelmişken kafasına hep takılan Nemrut Dağı ve Krater Gölü’nü görmeden dönmek istemedi. Dileğini ilgililere bildirdi, kendisine tahsis edilen araba ile Nemrut Dağı’nın dolambaçlı yollarını tırmanmak üzere yola çıktılar. Nemrut Dağı’na tırmanmakta olan başka bir araba daha vardı. Yaz sezonunun son günleri olması nedeniyle olabildiğince tenha olan yolu aşmış, Krater Gölü’nün kıyısına ulaşmışlardı. Türkiye’nin en yüksek ormanı, dünyanın ikinci büyük krater gölü, Türkiye’nin tek sönmemiş volkanik dağı, gene Türkiye’nin yaz ve kış turizminde umudu olan Nemrut ve çevresini büyük bir beğeni ile gezmiş, bol bol resim çekip kayıtlar yapıp, eşsiz doğal güzellikleri belleklerine kaydederek dönüş istikametinde düzen almışlardı. İki araba peş peşe Bitlis’e dönmek üzere hareket etti. Kraterin içindeki son düzlüğe geldiklerinde arabanın motorundan garip sesler gelmeye başladı ve bir süre sonra da motor stop etti. Görevli tüm çabalarına karşın bir türlü arabayı çalıştıramıyordu. Bu durumda öndeki arabanın durumu fark edip geri dönmesi ve sorunun çözümüne katkıda bulunması gerekiyordu. Ancak öndeki araba her şeyden habersiz tepeyi tırmanmış, doruktan aşağıya doğru ilerliyordu. Tüm çabalara karşın çalışmayan motor için Bitlis’ten yardım istemenin dışında bir seçenek görünmüyordu. Ancak işin ilginç yanı, kraterin içinden cep telefonlarının çekme olasılığı yoktu. Arabadan inip, telefonun çekebileceği bir alan olur mu diye, ayrı ayrı yönlere doğru ilerleyerek, bir umut arayışı içine girmişlerdi. Genç bilim insanı, telefon çekti çekiyor derken bir çıtırtı ile irkildi, kafasını kaldırdığında karşıdaki çalı yığının arasında sadece başı görünen bir kurt ile göz göze geldi. Dimdik kulakları, şimşek şimşek gözleri ile kurt “buraya kadar burası benim alanım” der gibiydi. O kadar yakın bir mesafede idi ki donup kalmıştı. Yapılacak hiçbir hareket yoktu, sadece deneyimli avcılardan edindiği bir tavsiye gereği, gözbebeklerini kurdun gözbebeklerinden ayırmama önleminden başka. Öyle yaptı, düşünme ve plan kurma için zaman kazanıyor, soğukkanlı olmaya çaba gösteriyordu. Arabadan ne kadar uzakta olduğunu kestirmeye çalışıyordu, acaba birden kaçıp ta kendimi arabaya atabilir miyim diye. Zira arabada yeni edindiği ruhsatlı silahı vardı, silah sesi belki canavarları kaçırırdı. Kafasını hafif bir döndürür gibi oldu, karşıdan bir hışıltı geldi. Kurdun etrafından yaklaşık olarak on kurt başı daha çıkmıştı çalıların arasından. İlk kurdun bir hareketi ile bu on baş yeniden çalılıklar arasında kaybolmuştu. Avcılardan edindiği tavsiyeye uyarak gözlerini kurdun gözlerinden ayırmadan ve hiç hareket etmiyormuş gibi bir izlenim vererek adımlarının hissedilmeyecek kadar yavaş hareket ettirerek gerisin geriye gitmeye başladı. Kurdun ani olarak üzerine atlama mesafesini ayarladıktan sonra ve arabaya da makul bir mesafede yaklaştığından emin olduktan sonra ani bir hareketle, süratle koşmaya başladı. Bu arada acaba kurt arkamdan geliyor mu diye de kontrol etmeyi ihmal etmedi. İlginçtir, kurt hiç hareket etmemiş, öyle durup genç bilim insanının paniğini seyretmenin tadını çıkarmıştı adeta. İlginçtir, zaman olarak birkaç dakikayı geçmeyen ama olayı yaşayan için günler boyu imiş gibi geçen bu anlar yaşanırken, aracın şoförü, çekiyor çekmiyor diye telefonla cebelleşerek bayağı uzaklara gitmişti. Panik içinde ve can havliyle kendini arabanın içine atan genç bilim insanı, hemen yeni edindiği ruhsatlı silahını alıp ilk kez kullanma bahtiyarlığı içinde havaya birkaç el ateş etmekten kendini alamamış. Böylece hem kurda bir göz dağı vermiş, hem de hayatında ilk kez bir silahın kimi zamanlar için ne denli önem arz ettiği üzerinde düşünmeden edememiş. Bu ölüm kalım anlarının sona ermesinin ardından, doruğu aşıp tatlı inişe kendini kaptıran öndeki araba, arkadaki arabanın gelmediğini neden sonra fark edip geriye dönmüş. Gelip arabayı bir süre daha çalıştırmak için uğraştıktan sonra, bir şekilde çalıştırmayı başarmışlar. Gecenin karanlığına kalmadan Bitlis’e dönebilmişler. Genç bilim insanı, gözlerini gözlerinden ayırmadığı kurdun ve beraberindekilerin bu kadar insaflı davranmalarının nedenini karınlarının tok olduğuna bağlıyor. Hayatta kalmasını, kendisinden önce aç kurtların midelerini doldurun her neyse ona borçlu olduğunu düşünmeden edemiyor.
Yorum Ekleyin | 04 Aralık 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
Sarımsak yararlı mıdır?.. Kansere yeni önlem... Nar suyu prostat'ın ilacı... Göz kanaması körlük yapabilir...
|
|
Şekerle çalışan pil, İnsanları tanıyan robot, Külden tuğla, En yararlı mikrop, Kanat çırpan uçak, Duyguları gösteren elbise, Bedava ısınma, Dans etmeyi öğreten elbise, Otoyolda ve demiryolunda giden araç...
Yorumlar (2) | 04 Aralık 2007
|
|
Ercişli hemşehrimiz emekli öğretmen ressam Mustafa GÖRAL’ın eserlerinden oluşan sergi, 24 Kasım Öğretmenler Günü programı kapsamında Ankara Başkent Öğretmenevi’nde...
Yorumlar (5) | 04 Aralık 2007
|
|
Değerli okuyucularımız.
Bu sayımızda biri kötü, biri iyi iki olayla karşınızda olacağız. Önce kötü olanı ile başlayalım. Bu bir katliam. Uzun yıllar Tatvan’da görev yaptıktan sonra Bandırmaya tayini çıkan Vahdettin Gerede adlı vatandaşımızın geçirmiş olduğu cinnet sonucu eşini ve iki oğlunu feci bir biçimde öldürmesi, cenazelerin ise Adilcevaz’da toprağa verilmesi olayı. Bu olayın Bitlis adı ile olan ilintisinden duyduğumuz rahatsızlığı sizlerle paylaşmak istedik. İkinci olayımız ise yüreklerimize su serpen, umudumuzu artıran iyi bir gelişme. Mutki’nin Çitliyol Köyünde yaşayan 13 yaşındaki sevgili kardeşimiz Ceylan Kardaş tutmuş Mutki Milli Eğitim Müdürü Faruk Araboğa’ya bir mektup yazmış “ben okumak istiyorum” diye… Sayın Araboğa bu cılız sese duyarsız kalmama erdemini göstererek yanına Kavakbaşı Yatılı Bölge Okulu Müdürü İbrahim Çalış’ı da alarak kalkmış köye gitmiş Ceylan’ı bulmuş, derdini dinlemiş ve derdine ilaç olup Ceylan’ı okutmak istemeyen aileyi ikna etmiş. İkna etmekle kalmamış Ceylan’la birlikte aynı köydeki 9 kızımızın daha okula gitmesini sağlamış. Bu iyi ve güzel örneği de sizlerle paylaşmak istedik. Şimdi de bir önerimiz var; Mutki Milli Eğitim Müdürü Sayın Faruk Araboğa’nın, Bitlis Valisi mi olur, Milli Eğitim Bakanı mı olur, yoksa Bitlis’in bir zengini mi olur bilemeyiz ama, bir şekilde ödüllendirilmesi… Saygılarımızla…
Yorumlar (1) | 02 Kasım 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
YURDUMUZUN HER YÖRESİNDE İNSANLAR SOKAĞA DÖKÜLDÜ
Geçtiğimiz hafta Hakkari’de 12 askerimizin şehit edilmesinin ardından Yurdumuzun her köşesinde başlayan teröre karşı protesto gösterileri binlerce kişinin katılımıyla devam ediyor. Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere istisnasız bütün kentlerimizde ve irili ufaklı tüm ilçelerimizde gösteriler düzenlenmektedir. Ayrıca Bitlis Eren Üniversitesi’nin de aralarında bulunduğu bütün kamu ve Vakıf üniversitelerimiz de bu anlamlı mitinglere katılarak tepkilerini dile getirdiler. |
|
Büyük devlet adamı, devletimizin kurucusu ATATÜRK, hayatının son döneminde, kurduğu cumhuriyeti emanet ettiği topluma genel ilkeleri yazılı bir belge olarak...
Yorumlar (1) | 02 Kasım 2007
|
|
İlhami NALBANTOĞLU
50’li yıllarda Ahlat Ortaokulunda çok kaliteli bir eğitim veriliyordu. 60 öğrencilik mevcudu olan okulun üç sınıfı vardı ve bu sınıflarda öğrenci sayısı 20’yi geçmiyordu. Yeni yapılmış bir binası, düzgün derslikleri, geniş spor alanları, iş atölyeleri ve laboratuarı vardı Ahlat Ortaokulu’nun. İyi bir eğitim kadrosu mevcuttu, tek Fransızca öğretiliyordu, mükemmel bir Fransızca öğretmeni vardı. Ahmet Demircan, aynı zamanda okulun müdürüydü. Tüm dersler okulun kendi öğretmenleri tarafından veriliyordu. Açık kalan birkaç dersi ise hemen yanıbaşında bulunan Ergezen İlkokulu’nun öğretmenleri tamamlıyordu. Bunlardan biri, aynı zamanda Ergezen İlkokulu’nun Müdürü olar Mahmut Hoca, diğeri ise Şefik Hoca idi. Mahmut Hoca, din dersi ve elişi derslerine, Şefik Hoca ise Coğrafya dersine geliyordu. Okulun öğrencilerinin büyük bir bölümü Ergezen İlkokulu çıkışlı oldukları için bu iki öğretmeni de çok yakından tanıyor ve seviyorlardı. Mahmut Hoca, Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” eserindeki Mahmut Hoca’nın tipik bir benzeriydi. Babacan, yakın, sevgi dolu, ancak bu duygularını beli etmeyen, açığa vurmayan bir tavrı vardı. Mahmut Hoca’nın verdiği derslerin tadına doyum olmuyordu. Özellikle elişi derslerinde tüm sınıf hep birlikte neşeli dakikalar geçiriyordu. İnce, uzun boyu, şimşek gibi çakan gözleri, ben kül yutmam tavırları, sert mi sert, cin mi cin, ancak onun da içinin sevgi dolu olduğundan kuşku duyulmayan diğer öğretmen ise Şefik Hoca’ydı. Şefik Hoca ile sokakta karşılaşmak kabus demekti, eğer üstünüz başınız düzgün değil, kravatınız ya da şapkanız es kaza kaymış ya da yana dönmüşse yandınız demektir. Hele sigara ile veya sinemada filan ona yakalandığınız mı sonunuz geldi demektir. En düzgün, en masım olduğunuz zamanda bile onunla karşılaşmayı kimse sevmezdi. Sizi tepeden tırnağa süzer, her şeyinizi kontrol eder, her şeyinizin tam olduğunu tasdik ettikten sonra da şiddetli bir göz dağı verdikten sonra siz hissettirmeden arkadan bıyık altından gülerdi. Ancak tüm bu keskinliğine karşın, onun yüreğindeki sevgiden kimsenin kuşkusu dahi yoktu. Nasıl olsun ki? İşte bir örnek; Eğitimin önemini, okumanın erdemini henüz kavrayamamış bir ortaokul ikinci sınıf öğrencisi, iki dersten ikmale kalmıştı. Fizik ve coğrafya. Bir yaz boyu ağustos böceği gibi saz çalmış, sağda solda oyalanmış, göle girmekten saçları sapsarı olmuş, ortalarda dolaşıyor. Sınav günü gelip çatmış, ders çalışmadığı için sınava girse de bir şey yapamayacağını bildiği için, sınava girmemeye karar vermiş kendince. O gün bu vartayı atlatmak için masum bir tavır takınarak babasına yardım etmek üzere yanına gitmiş, sanki sınav yokmuşçasına. Öğleni zor etmiş, bir olay patlar verdi verecek, babasının korkusundan olabildiğince tedirgin. Tam öğlen ezanı okunurken, karşıdan Şefik Hoca görünür. Kızgın ve hırçın bir vaziyette babasının da duyacağı bir biçimde, bütün siniri ile “Sen neden sınava gelmedin, bugün senin sınavın yok muydu?” diye gürler. Hemen oracıkta bulunan baba da böylece bu geçiştirme olayından haberdar olur. Olabildiğince çekingen ve sıkılgan olan öğrenci karşılaştığı bu badirenin etkisiyle “lal” olmuş vaziyettedir. Babası da olaya müdahil olur ve sıkı bir takip başlar. Şefik Hoca, gereken her şeyi söyledikten sonra ayrılırken sıkı sıkı tembih eder. “Bak 15 gün sonra Coğrafya sınavın var, gelmezsen gelir seni kulağından çekerek götürürüm.” der. Babasının da baskısıyla bu 15 günlük süre biteviye coğrafya çalışmakla geçer. Sınav günü büyük bir utanma duygusuyla kendini Şefik Hoca’nın huzurunda bulur. Hafif bir zılgıttan sonra sınava girip coğrafyadan geçer. O dönemde tek dersten borçlu geçme uygulaması olduğu için de bir yılını kaybetmeden üçüncü sınıfa geçmiş olur. İşte, şimşek bakışlı, kulak çeken Şefik Hoca’nın içindeki sevginin tipik bir örneği. Yıllar yılları kovalıyor, zaman durmak bilmiyordu. Şefik Hoca Ergezen İlkolu’nda birinci sınıftan aldığı çocukları beşinci sınıfa kadar okutup mezun ediyordu. 60’lı yıllar gelmişti, o yıl Ergezen İlkakulu’nun üçüncü sınıfını okutuyordu. Ailevi nedenlerden dolayı bir iş için İzmir’e gitmesi gerekiyordu, üç aylık rapor almıştı. Yerine girecek mevcut öğretmenlerin programları uygun değildi. O dönemde liseyi bitirmiş, üniversiteye girmek üzere beklemekte olan bir genci vekil öğretmen olarak istihdam edip Şefik Hoca’nın sınıfını ona emanet etmişlerdi. Eli işe yatkın ve becerikli bu genç büyük bir heves ve şevkle Şefik Hoca’dan aldıklarını onun öğrencilerine vermeye çabalıyordu. Kısa sürede uyum sağlamıştı sınıfa. Tüm çabası ile Şefik Hoca gibi karizmatik bir öğretmenin klasına uygun bir performans sergilemeye çalışıyordu. Bunun kriteri ise üç ay sonra görevine dönecek olan Şefik Hoca’nın öğrencilerinden alacağı referanslar olacaktı. Bunun da bilincindeydi, bu duygu ve düşüncelerle büyük gayret sarf ediyordu. Süre dolmuş, Şefik Hoca gelmiş ve öğrencisi olan vekil öğretmene verdiği not geçerli olmuştu. Şefik Hoca, Türk Eğitim Ordusunun gerçek kahramanlarından birisidir, yetiştirdiği ve bu Ülkenin hizmetine yolladığı öğrencilerin sayısı onbinleri bulmaktadır. Her meslekten, her branştan öğrencileri vardır ve bu öğrencileri ile gurur duyduğunu her vesile ile dile getirmekten kaçınmaz. Şunu da çok iyi bilmektedir ki onun öğrencileri de Şefik Hoca gibi bir öğretmenleri olduğu için gurur duymaktadırlar. Hiç kuşkusuz bunlardan biri de kaybolmanın eşiğine gelen bir yılını geri alan bu satırların yazarıdır… Esen kalınız değerli Şefik Hoca’mız…
Yorum Ekleyin | 02 Kasım 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
Doğu Anadolu bölgesinin geleneksel ev mimarisinden uzak olan kerpiç ve ahşap ağırlıklı inşa edilen tarihi Van evleri bakımsızlıktan dolayı yok...
|
|
Geçen sayımızda “Ahlat’ın Bitmeyen Kazıları” başlıklı bir konuyu işlemiştik. Yazının ilk bölümlerinde bir isimden söz etmiştik. Afet Nalan Kuşlu.
Telefon numarasını rehberden bulup çevirdik, bir bayan çıktı, kızıymış. Nalan Hanım’ın Ahlat için ne denli önemli bir sanatçı olduğunu dile getirerek kendisi ile röportaj yapma düşüncemizden söz ettik. Annesinin biraz rahatsız olduğunu birkaç gün sonra bunun mümkün olacağını belirttiler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra tekrar telefonun numaralarını çevirdik. Bu kez Nalan Hanım karşımızdaydı. Çok memnun olduğunu ifade ettiler. Uzun yıllara dayanan bir dostluğumuzun olduğunu ve önümüzdeki gönlerde bir araya gelip uzun uzun sohbet etmemizi arzu ettiklerini ifade ettiler. Sağlık ve afiyet dileyerek telefonu kapadık. Aradan birkaç gün geçmedi ki Hürriyet Gazetesi’ndeki ilanı görünce şoke olduk. Nalan Hanım Hakkın rahmetine kavuşmuştu. Bir dostu, bir Ahlat sevdalısını kaybetmiştik. Acımız büyüktü, nurlar içinde yatsınlar… Peki ama Afet Nalan Kuşlu kimdi ve neler yapmıştı? İşte size Afet Nalan Kuşlu’nun portresi: Mozaikten çiniye, mezar taşından hat’ta, sulu boyadan yağlı boya resme uzanan 50 yıl... Afet Nalan Kuşlu'nun sanat dünyasındaki bu zorlu yolculuğu 1957 yılında Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver'in atölyesinde başlar. Minyatür ve tezhip alanında çalışan Kuşlu 1961 yılında İstanbul Üniversitesinden Prof.Dr.Arif Müfit Mansel ve Jale İnan'la birlikte Side kazılarına katılır. 1962'de mozaik ve taş sanatının detayları üzerinde hazırladığı tabloları Antalya'da "Kaybolmuş Uygarlıklar" adıyla sergiler. Aynı sergi İstanbul'da da açıldıktan sonra 6 ülke tarafından davet alan Kuşlu sanatın beşiği Fransa'yı seçer. Fransız Kültür Bakanı Andre Morveo'nun davetiyle gittiği bu ülkede çeşitli atölyelerde çalışır. 1964'te ülkeye dönen Kuşlu Side xanthos mozaikleri ve Harput Konya Selçuklu çinileri üzerinde çalışır. Bu sergi Ankara'da İsmet İnönü tarafından açılır. 1965'te Çanakkale Savaşının 50. yıldönümü nedeniyle "Çanakkale Harp Hatıraları" sergisini dönemin Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın himayesinde açar. 1966'da Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba'nın daveti üzerine Tunus'a giden Nalan Kuşlu burada Antakya mozaiklerini sergiler. 1968'de Türkiye'ye dönen Kuşlu yine Selçuklu ve Osmanlı eserleri üzerinde çalışır ve sergiler açar. Malazgirt Zaferinin 900.yıldönümü nedeniyle Ahlat'a giden Kuşlu burada Ahlat Mezar Taşlarının birebir tablolarını oluşturur. Ankara Üniversitesi Selçuklu Araştırma Enstitüsü Başkanı Prof.Dr.Emin Bilgiç'in himayesinde hazırlanan sergi 1971'de Ankara'da Zafer Pasajı Sergi Salonunda açılır. 1971'den sonra Hat Sanatı üzerinde çalışan Kuşlu, ülkenin siyasi anlamda çok karışık olduğu bir dönemde 1977'de 101 tabloyla Hat Sanatından Örnekler Sergisini açar. 1981'de daha önce yaptığı hat çalışmalarını tezhiplerle süsleyen Kuşlu "Türk Hat ve Tezhip Sanatından Örnekler" sergisini açar. 1991'e kadar bu alanda çalışmalarını sürdüren Kuşlu o yıl "Özüme dönüyorum" der ve Fransa'da bulunduğu yıllarda eğitimini aldığı klasik resim çalışmalarına başlar. Anadolu ve Türk kültürünün önemli merkezlerinin ve isimlerinin yağlı boya resimlerini sanki fotoğraf gibi çalışır. 1997'den itibaren Türk Dünyası ressamlarıyla birlikte her yıl sergiler düzenleyen Afet Nalan Kuşlu 2000'de Atlar ve Kurtlar isimli Türk Mitolojisinin iki önemli canlısının resimlerinden oluşan sergisini açar. 35'in üzerinde kişisel ve sayısız karma sergiye katılan Kuşlu'nun çalışmaları bugün yurt içinde ve dışında pek çok koleksiyonu, resmi daire ve üniversitelerle müzelerde bulunmaktadır. Nalan Afet Kuşlu ülkemizde geleneksel Türk süsleme sanatları konusunda uzman sanatçılarımızdan birisidir. Cumhuriyet döneminin en önemli çalışmalarından biri de yaşadığımız topraklar üzerindeki kültür varlıklarının onarılması, adeta bir medeniyetler müzesi haline getirme çalışmalarıdır. Bu çalışmalardan bir kısmı da yaşadığımız topraklarda bizim ürettiğimiz kültür varlıklarının uzun süre ihmal edilen güzelliklerinin yeniden keşfi çalışmalarıdır. İşte bu çalışmalara emeği geçen sanatçılarımızdan biri de Nalan Afet Kuşlu'dur. Nalan Afet Kuşlu Anadolu'ya gelişimizden önceki kültür varlıklarının aslına uygun olarak onarılması, yeniden günümüze kazandırılması konusunda çalışmalar yapmış olmakla birlikte, yaptığı çalışmaların en önemlisi Ahlat Mezar Taşları olmak üzere geleneksel Türk süsleme sanatlarının yok olan yıpranan, güzelliklerinin günümüze kazandırılmasıyla çok önemli bir görevi yerine getirmiştir. Sanatçı olarak değeri yanında onun en önemli özelliği kültür varlıklarımızın kurtarılması ve yaşatılması konusunda insan üstü çalışmalarıdır. Bu tarz çalışmalar bir ülkenin kültür zenginliği içinde bedeli asla ödenemeyecek bir vefa borcunu da beraberinde getirmektedir.
Yorum Ekleyin | 02 Kasım 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
|
|
AHLAT’IN TARİHİ ÖNEMİ VE GÜNÜMÜZDEKİ YERİ
Tarihin her döneminde çeşitli medeniyetlerin yaşanmış olduğu Ahlat, bünyesinde bu medeniyetlerin izlerini taşımaktadır. Tarih... |
|
Kepekli ekmeğin normal ekmekten farkı yok... Lahana bağışıklığı güçlendiriyor... İyi huylu kolesterol her zaman iyi değil... Yapay Kornea...
|
|
Bitlis, Ahlat ve Tatvan’da görev yapacak üniversite öğrencileri arıyoruz. Hem mesleki deneneyim kazanmak hem de eğitim giderlerine destek bulmak isteyen...
Yorum Ekleyin | 02 Kasım 2007 | Duyurular
|