AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ana Sayfa > Arşiv > Aralık 2007
Arşiv > Aralık 2007
DİLEKÇELER YANITSIZ, DAVETLER İCABETSİZ KALIYOR…

Bir yıl öncesine kadar örnek bir dayanışma içinde olan Bitlis, tüm kurum ve kuruluşları ile önemli...
İhtiyaç sahiplerine ve
Bitlis'te kurulan üniversitenin kütüphanesine
Bağışlanmak üzere
Kitap Kampanyamıza katılmanızı rica ediyoruz.

Aşağıdaki adreslerden kitaplarınızı bizlere ulaştırabilirsiniz.


AKSAV (Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı) adına

ANKARA İLETİŞİM
Tel : 0 312 431 13 24
Faks : 0 312 431 13 24
e-mail : i_nalbantoglu@yahoo.com
Adres : Sakarya Cad.17/16 Yenişehir-ANKARA

İSTANBUL İLETİŞİM
Tel : 0536 237 87 47
e-mail : emrenas@hotmail.com
Adres : Ahmet Kutsi Tecer Cad. Arin Apt. B Blok
İstanbul Tekstil Çarşısı No:8
Merter-İSTANBUL
Değerli okuyucularımız.

Bu sayımızda gene iki hususu sizlerle paylaşacağız. Bunlardan birincisi, olur olmaz insanların bilir-bilmez bazı kavramları gelişigüzel kullanmaları hususudur. Ancak bilim dışı bu kavramları bilim insanı kimliğiyle bazı kişilerin de kullanıyor olması hoş görülecek bir gelişme değildir. “Türklüğün Tapusu”kavramından söz ediyoruz. Ahlat için kullanılıyor, bunu kullanmakla sözüm ona Ahlat’ın değerini artırmış olduklarını sanıyorlar. Oysa bu kavram son derece yanlı ve yanlış, yanlış olduğu kadar da bilimsellikten uzaktır. Kavramın aslı “Türkiye’nin Tapusu” dur ve bu kavram bize aittir. Bu nedenle yanlış kullanılmasından duyduğumuz rahatsızlığı belirtmek istedik.

İkinci konu da şöyle; birkaç ay önce Bitlis’e seyahat acenteleri temsilcileri geliyor, turizm pastasından nasıl yararlanılabilir diye incelemelerde bulunuyorlar. İlk gözlemleri burada pansiyonculuk sektörü geliştirilebilir şeklinde oluyor. Bu gözlemlerinden dolayı büyük tepki alıyorlar, gerekçe de şöyle: “Burası çok mütaassıp bir yerdir. Buradaki aileler çok tutucudur, evlerinde başka bir erkeğin dolaşmasını kabullenemezler.”

Pansiyonculuğun çok geliştiği yerlerde sanki turistler pansiyoncuların yatak odalarında dolaşıyormuş gibi bir anlam çıkıyor ki bu doğru değildir.

Saygılarımızla…
Yorum Ekleyin | 04 Aralık 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında TBMM’de 6 günde 36 saatlik bir konuşma ile Türk Ulusu’na sunulan Nutuk’un yazım süreci de...
Belediye Başkanı’nın üç oğlu vardı. Cevdet, Doğan ve Tekin Özdemir kardeşler, Bando Takımı’nın üç as elemanıydı. Prova çalışmalarına başlanacağını bu üç kardeşten birisi kentin üst mahalledeki evlerinin bahçesinden çaldığı “ti” borusu ile bando takımının diğer elemanlarına duyururdu. Ti borusunu duyan takım elemanları ne ile uğraşıyor olurlarsa olsunlar işlerini bırakıp Belediye Başkanı’nın evinin bahçesinde toplanıp saatler süren çalışmalarını yaparlardı. Belediye Başkanı’nın büyükçe bir evi vardı. Bir bölümünde kendisi oturur diğer bölümü ise Jandarma Karakolu olarak kiralanmıştı. Üst katında karakol komutanı ve askerler, alt katında ise yatakhane ve atların ahırı vardı. Bahçede ise Van Gölü şeklinde yapılmış bir havuz bulunmaktaydı. Bando takımının provalarını seyretmeye giden çocuklar jandarmaların ve atların bulunduğu mekandan geçerken meraklı gözlerle onları izlerlerdi.

Bando takımının üç ana sazı vardı. Takımın tüm ağırlığını bu üç saz taşıyordu, bunlardan birinin olmaması durumunda bando randımanlı çalınamazdı. Bando takımının diğer elemanlar genellikle bu üç kardeşin yakın arkadaşlarıydı. Bunların başında Naci Akpolat, Dursun Öztürk ve Ahmet Özmen geliyordu. Başka elemanlar da vardı ancak bunların özelliği bando takımının en hacimli sazlarını çalmalarıydı. Bunlar iri yarı cüsseleri ile büyük sazları çalmaktan zevk duyduklarını tavır ve davranışları ile de belli ediyorlardı. Kimi zaman takımın elemanlarından birinin ya da birkaçının olmadığı zamanlar, tam takım halinde gösteriye çıkmak için hiç olmadık elemanlara başvurulduğu olurdu. O eleman sazı çalmayı bilmediği için sadece görüntüyü tamamlardı. Böyle olduğu zamanlarda komik durumların yaşanması kaçınılmazdı. Bunlardan en ilginci, Türk Sinemasının ünlülerinden rahmetli Necdet Tosun görünümündeki Demirci Hanifi’nin iş kıyafeti ile koca davulu taşımasıydı. Böyle anlarda bando takımının kentin merkezinden geçmesi eğlenceli olurdu.

Bando takımı Belediye Başkanı’nın evinin bahçesindeki provalarını tamamladıktan sonra büyük şef Yurttaş’ın huzuruna çıkardı. Yurttaş, Belediye’nin Zabıta Müdürü aynı zamanda bando takımının şefiydi. Müzik eğitimi almıştı asıl önemlisi çok ciddi ve işini seven birisiydi. Takımın başında yöneticilik yaptığı anlarda en ufak bir gayrı ciddi harekete izin vermezdi. Bando takımının başarısı şefinin ciddiyetin ve işini sevmesinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle başarısı kentin sınırlarını aşmış, komşu kentlerin özel ve resmi günlerinin aranılan ekibi durumuna gelmişti.

Bando takımının gösteri yaptığı iki olay kentin tarihine iz bırakan olaylardandır. Bunlardan birincisi, Kore Gazisi Resul Çavuş’un, Ahlat iskelesine yanaşan gemiden alınarak evine kadar omuzlarda taşınması olayıdır. Bando takımı burada emsalsiz bir işlevi yerine getirmiştir. 50’li yılların Türkiye’sinde böylesine muhteşem bir görsellik ve coşkunun benzerine başka kentlerde pek rastlanılmamaktadır.

İkinci muhteşem olay ise dönemin Cumhurbaşkanı rahmetli Celal Bayar’ın Ahlat’ı ziyareti sırasında bando takımının göstermiş olduğu performanstır. Başta takımın şefi rahmetli Yurttaş olmak üzere, tüm takımın içten, duygulu ve kaliteli müzik ziyafeti Cumhurbaşkanının dikkatini çekmiş, şefi huzuruna çağırarak kutlamış ve onore etmiştir.

Yurttaş’ın kalifiye takımının elemanları büyük fedakarlık göstererek yapmış oldukları bu görev için herhangi bir ücret talep etmiyorlardı. Ancak yıllar itibariyle eskiyen ve aşınan sazların yerine yenilerinin alınması hususunda bazı sıkıntıları vardı. 60’lı yıllarda belediyelerin içinde bulundukları ekonomik sıkıntılar nedeniyle çalışanlarının maaşlarını ödeme güçlüğü içindeyken ister istemez lüks sayılabilecek bando takımını ihmal etme durumu ile karşı karşıya gelmekten kendilerini alamadılar. Hal böyle olunca da bando takımının yavaş ortadan yok olması kaçınılmaz bir hale geldi. Takımın şefi Yurttaş’ta zaten emekli olmuştu. Onun müzik bilgisi ve deneyimine sahip başka birinin bulunmaması, bando takımının tarihin derinliklerine gömülmesini sağlamış oldu. Böylece bir zamanların o görkemli, tarihe iz bırakan bando takımının sazları belediye binasının loş odalarından birinde rutubete ve paslanmaya terk edildi ve zamanla da yok oldu.

Belediyelerin ekonomik koşullarının iyileşmeye yüz tuttuğu, olur olmaz işlere büyük paraların saçıldığı dönemlerde Yusuf Özdemir’den sonra göreve gelen Belediye başkanlarından hiçbirinin aklına bu tarihi misyonu yeniden canlandırmak fikri gelmedi.

Bir dönemin Kubbet-ül İslam’ı olan Ahlat, tarihin her döneminde klasına, karizmasına ve ayrıcalıklı olmasına uygun ilklere sahne olma bahtiyarlığına ermiştir. 60’lı yıllardaki “Ahlat Şenlikleri” ve 90’lı yıllardaki “Ahlat Kültür Haftası” etkinlikleri, son yarım yüzyılın ilklerinden bazılarıdır.Tarihin görkemli kentine “şirin ilçemiz” mantığıyla bakan anlayışlardan kapsamlı yaklaşımlar beklemenin saflık olacağı bilinmektedir.

Bu nedenledir ki, amatör ruhla profesyonel bir anlayışla bir hizmete imzasını atan, gönüllü, özverili gayretleri ile bir güzelliği halkına yaşatan o insanları, başta şefleri Yurttaş olmak üzere, anmamak, aramamak, yerlerinin doldurulmamış olduğunu görmek hüzün verici bir durumdur. Her yerinden tarih fışkıran bu güzel kentin tüm değerleri birer birer yok olup giderken, hiçbir şey yapmadan öylesine durup bakmayı içimize sindirebiliyormuyuz?
Yorumlar (1) | 04 Aralık 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
Türk edebiyatının 13 yüzyıllık tarihinden 1400 yazar ve şairin yaşamöyküsünü güvenilir bilgilerle ve canlı bir üslupla belgeleyen bu eser, okurlar...
William SAROYAN, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin çocuğu olarak California eyaletinin Frenso kentinde doğdu. (1908-1981) Dört yaşındayken babasının...
Türkiye’nin genç kuşak bilim insanlarından birisiydi. Bilim dünyasının yanı sıra bürokraside de önemli başarıların altına imzasını atmıştı. Bilim, bürokrasi ve politika üçgeninin politika cephesinde de deneyimleri ile ülkeye daha çok hizmet etme anlayışı ile yola çıktı ama yaşının genç olması bu fırsatı ileriki zamanlara taşıdı.

Hizmet alanı ile ilgili incelemelerde bulunmak üzere Bitlis’e gitmişti. İşleri erken bitmişti, buralara kadar gelmişken kafasına hep takılan Nemrut Dağı ve Krater Gölü’nü görmeden dönmek istemedi. Dileğini ilgililere bildirdi, kendisine tahsis edilen araba ile Nemrut Dağı’nın dolambaçlı yollarını tırmanmak üzere yola çıktılar. Nemrut Dağı’na tırmanmakta olan başka bir araba daha vardı. Yaz sezonunun son günleri olması nedeniyle olabildiğince tenha olan yolu aşmış, Krater Gölü’nün kıyısına ulaşmışlardı. Türkiye’nin en yüksek ormanı, dünyanın ikinci büyük krater gölü, Türkiye’nin tek sönmemiş volkanik dağı, gene Türkiye’nin yaz ve kış turizminde umudu olan Nemrut ve çevresini büyük bir beğeni ile gezmiş, bol bol resim çekip kayıtlar yapıp, eşsiz doğal güzellikleri belleklerine kaydederek dönüş istikametinde düzen almışlardı.

İki araba peş peşe Bitlis’e dönmek üzere hareket etti. Kraterin içindeki son düzlüğe geldiklerinde arabanın motorundan garip sesler gelmeye başladı ve bir süre sonra da motor stop etti. Görevli tüm çabalarına karşın bir türlü arabayı çalıştıramıyordu. Bu durumda öndeki arabanın durumu fark edip geri dönmesi ve sorunun çözümüne katkıda bulunması gerekiyordu. Ancak öndeki araba her şeyden habersiz tepeyi tırmanmış, doruktan aşağıya doğru ilerliyordu. Tüm çabalara karşın çalışmayan motor için Bitlis’ten yardım istemenin dışında bir seçenek görünmüyordu. Ancak işin ilginç yanı, kraterin içinden cep telefonlarının çekme olasılığı yoktu. Arabadan inip, telefonun çekebileceği bir alan olur mu diye, ayrı ayrı yönlere doğru ilerleyerek, bir umut arayışı içine girmişlerdi.

Genç bilim insanı, telefon çekti çekiyor derken bir çıtırtı ile irkildi, kafasını kaldırdığında karşıdaki çalı yığının arasında sadece başı görünen bir kurt ile göz göze geldi. Dimdik kulakları, şimşek şimşek gözleri ile kurt “buraya kadar burası benim alanım” der gibiydi. O kadar yakın bir mesafede idi ki donup kalmıştı. Yapılacak hiçbir hareket yoktu, sadece deneyimli avcılardan edindiği bir tavsiye gereği, gözbebeklerini kurdun gözbebeklerinden ayırmama önleminden başka. Öyle yaptı, düşünme ve plan kurma için zaman kazanıyor, soğukkanlı olmaya çaba gösteriyordu. Arabadan ne kadar uzakta olduğunu kestirmeye çalışıyordu, acaba birden kaçıp ta kendimi arabaya atabilir miyim diye. Zira arabada yeni edindiği ruhsatlı silahı vardı, silah sesi belki canavarları kaçırırdı. Kafasını hafif bir döndürür gibi oldu, karşıdan bir hışıltı geldi. Kurdun etrafından yaklaşık olarak on kurt başı daha çıkmıştı çalıların arasından. İlk kurdun bir hareketi ile bu on baş yeniden çalılıklar arasında kaybolmuştu.

Avcılardan edindiği tavsiyeye uyarak gözlerini kurdun gözlerinden ayırmadan ve hiç hareket etmiyormuş gibi bir izlenim vererek adımlarının hissedilmeyecek kadar yavaş hareket ettirerek gerisin geriye gitmeye başladı. Kurdun ani olarak üzerine atlama mesafesini ayarladıktan sonra ve arabaya da makul bir mesafede yaklaştığından emin olduktan sonra ani bir hareketle, süratle koşmaya başladı. Bu arada acaba kurt arkamdan geliyor mu diye de kontrol etmeyi ihmal etmedi. İlginçtir, kurt hiç hareket etmemiş, öyle durup genç bilim insanının paniğini seyretmenin tadını çıkarmıştı adeta.

İlginçtir, zaman olarak birkaç dakikayı geçmeyen ama olayı yaşayan için günler boyu imiş gibi geçen bu anlar yaşanırken, aracın şoförü, çekiyor çekmiyor diye telefonla cebelleşerek bayağı uzaklara gitmişti.

Panik içinde ve can havliyle kendini arabanın içine atan genç bilim insanı, hemen yeni edindiği ruhsatlı silahını alıp ilk kez kullanma bahtiyarlığı içinde havaya birkaç el ateş etmekten kendini alamamış. Böylece hem kurda bir göz dağı vermiş, hem de hayatında ilk kez bir silahın kimi zamanlar için ne denli önem arz ettiği üzerinde düşünmeden edememiş.

Bu ölüm kalım anlarının sona ermesinin ardından, doruğu aşıp tatlı inişe kendini kaptıran öndeki araba, arkadaki arabanın gelmediğini neden sonra fark edip geriye dönmüş. Gelip arabayı bir süre daha çalıştırmak için uğraştıktan sonra, bir şekilde çalıştırmayı başarmışlar. Gecenin karanlığına kalmadan Bitlis’e dönebilmişler.

Genç bilim insanı, gözlerini gözlerinden ayırmadığı kurdun ve beraberindekilerin bu kadar insaflı davranmalarının nedenini karınlarının tok olduğuna bağlıyor. Hayatta kalmasını, kendisinden önce aç kurtların midelerini doldurun her neyse ona borçlu olduğunu düşünmeden edemiyor.
Yorum Ekleyin | 04 Aralık 2007 | İlhami NALBANTOĞLU
Sarımsak yararlı mıdır?.. Kansere yeni önlem... Nar suyu prostat'ın ilacı... Göz kanaması körlük yapabilir...
Şekerle çalışan pil, İnsanları tanıyan robot, Külden tuğla, En yararlı mikrop, Kanat çırpan uçak, Duyguları gösteren elbise, Bedava ısınma, Dans etmeyi öğreten elbise, Otoyolda ve demiryolunda giden araç...
Ercişli hemşehrimiz emekli öğretmen ressam Mustafa GÖRAL’ın eserlerinden oluşan sergi, 24 Kasım Öğretmenler Günü programı kapsamında Ankara Başkent Öğretmenevi’nde...
Ara
DURUM Temmuz 2010
Bitlis'te bulunduğunuz ilçede belediye hizmetlerinden memnun musunuz?
Evet
Hayır
Ehh işte
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı - AHLAT GAZETESI
®© 1993-2008 Ahlat Gazetesi Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Yayın Organıdır.
AHLAT GAZETESİ’nde yayımlanan yazılardan imza sahipleri sorumludur. Her türlü yazı ve makalelerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kısmen veya tümüyle yayınlanamaz. AHLAT GAZETESİ’nin Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı dışında hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

iletişim : i_nalbantoglu@yahoo.com