AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ana Sayfa > Arşiv > Şubat 2008
Arşiv > Şubat 2008
Kemal Sunal, Türkiye’nin mizah dünyasının tahtına henüz oturmamıştı. Büyük olasılıkla Malatya’nın köyündeki ilkokulda eğitimini tamamlıyor olmalıydı. Ancak o dönemde ünlü sanatçı Kemal Sunal’ın pek çok özelliğini üzerinde taşıyan bir kişi vardı kentte. Onun Türk sinemasında canlandırdığı tipler kadar sevecen, onun kadar espritüel, onun kadar hazırcevap, güler yüzlü, cana yakın, iyilik sever, halkın içinden çıkmış gerçek bir halk çocuğu ve onun kadar da pratik zekalı birisiydi Osman Teker… Osman Teker’in Austin marka bir kamyonu vardı, kentin tüm işleri bu kamyonla görülürdü. İşlerin ağırlıklı olanı taş ocaklarından taş getirmekti kentin değişik yerlerinde yapılmakta olan evlere. Arta kalan zamanlarda da diğer işleri görürdü. Diğer işler denince akla gelen her şey giriyor bunun içine. Gelin alayı taşımaktan tüccar ve esnafın büyük ticaret merkezlerinden aldıkları toptan taşımalara, asker sevkiyatından, hayvan taşımalarına kadar… Bu işleri görürken karşılaştığı ya da muhatap olduğu kimseleri yakaları ile kırıp geçirir, esprileri iler gülmekten yerlere yatırırdı. Osman Teker, kamyonun viraj alırken iç teker ile dış teker arasındaki dönme hızları arasındaki farkı bilecek kadar da mesleki bir bilgiye sahipti. Karbüratör temizleme, buji tamir etme, eksantirik mili, disk kırılması, krank kesme gibi işler onun için sıradan işlerdi. Büyük tamirat ve bakımlarda Diyarbakır’a gidişleri fırsat bilip orada yaptırırdı. Bir keresinde Diyarbakır Sanayi Sitesindeki tamirciye gitmiş, selam sabahtan sonra “Usta benim bir kamyonum var, bakıma getireceğim ama bu alana sığmaz.” Adan bir meydana bakmış bir Osman’a bakmış, “senin kamyonun ne markadır ki buraya sığmıyor?” diye sormuş. Osman hiç tereddüt etmeden “Henschel” diye yapıştırmış. Tamirci ilk kez duyduğu bu marka için bir şey diyememiş, “Sen hele bir getir bir çaresine bakarız” demiş. Gitmiş kamyonunu alıp gelmiş tamircinin gözleri açılmış, Osman esprilerine devam edince tamirci karşısında şakacı birisinin olduğunu anlamıştı. Osman Teker’in kamyonuna nefes alınamayacak kadar sıklıkta doluşan gençler, yaşlılar, çocuklar, müsamere vermek ve futbol maçı yapmak üzere Fincan kayasından yukarıya doğru hareket ettiler. Aktaş mevkiine geldiklerinde kamyon artık bu yükü taşıyamaz olmuştu. Osman gençleri kamyondan indirmişti. Kamyon gençlerin yürüyüş hızında Aktaş yokuşunu tırmanırken şarkılar ve türkülerle gün güzelleştirilmeye çalışılıyordu. Grubun liderliğini Ziya Hoca (Akpolat) ile Azmi Abi (Ergezen) yapıyorlardı. Günün sevilen türküleri söyleniyordu. Ahmet Sezgin’in çok popüler olan “kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı, binayı kurar iken gördüm Leyla’yı”, ardından “Ahlat’ın altında küçük iskele, 18 yaşında gittim askere”, ardından “aya bak yıldıza bak, suya giden kıza bak” gibi türküler söylenerek yen şakrak gidiliyordu. Aktaş’taki çeşmenin önüne gelinmişti ki karşıdan bir atlı göründü. Atlı, Hanik (Çukurtarla) Köyü’nün Muhtarı Aslı’nın Ahmet’ti. Selamlaşıldı, başarılar diledi ve atıyla tin tin yokuş aşağı yoluna devam etti Aslı’nın Ahmet. O sırada Ziya Hoca’nın beyninde bir şimşek çaktı. Bu rastlantıdan duyduğu memnuniyeti ifade için yüksek ve melodik bir sesle, spontane olarak “Aslı’nın Ahmet geldi” diye söylemeye başladı. Bunu duyan topluluk hep bir ağızdan bu melodiyi yüksek sesle tekrarladı. Bir sorumluluğun altına girmiş olduğunu fark etti ve ikinci mısranın arayışına girdi, yetiştiremeyince aynı melodiyi ikinci kez tekrarlattı, bu kez toplumun sesi daha da yüksek çıkmıştı, o da ikinci mısrayı bulmuştu zaten “Babana rahmet geldi” toplum spontane gelişen bu durumu çok sevmişti, ancak üçüncü mısra gerekiyordu. O da bulundu “Aktaş ta maça geldi.” Derken Aktaş yokuşu da aşılmıştı. Osman Teker durdu, yerdeki gençler itiş kakış kamyonun taştan paramparça olmuş karoserine istif edildikten sonra yola devam edildi. Program gereği, ilk gün müsamere verilecek, ertesi gün futbol karşılaşması yapılacaktı. Müsamere için Göl Lokantası’nın (Malazgirt’te göl olmamasına karşın bu ismin nereden geldiği anlaşılamadı.)bahçesi gösterildi. Alel acele bahçeye kalın kalaslarla bir sahne kuruldu. Akşam olduğunda seyirciler yerlerini almışlardı, heyecan doruktaydı. Oyunda Malazgirt Zaferi tasvir ediliyordu. Azmi Abi (Ergezen) Romen Diyojen’i oynuyordu. Krepon kağıdından yaptığımız İmparator üniformasıyla o dönem Türk Sinemasının en ünlü kötü adamı Turan Seyfioğlu’ydu sanki, döktürüyordu… Malazgirt’li iki kahraman asker Bizanslı bir komutanı yakalamış Alparslan’ın huzuruna getiriyorlardı… Seyirci coşmuştu, alkışlar durmak bilmiyordu. Seyircinin alkışıyla gaza gelen Malazgirtli Onbaşı Ferzender, rol yaptığını unutup ta Bizans generali rolünü oynayan Veyis Babacan’ın karnına yumruklarını indirince, Veyis Babacan’da artık rol yapmıyor aldığı yumrukların etkisiyle kıvrım kıvrık kıvrılıyordu. Bu gerçek kavga Malazgirtli seyirciyi de coşturuyordu. Sahne bitip te aşağıya inildiğinde gerçek anlaşıldı. Saatler sürdü Veyis Babacan’ın kendine gelmesi. Tarihin cilvesine bakın ki; Malazgirtli Ferzender Onbaşı bu satırların yazarıydı… Müsamere başarı ile sonuçlanmış, Malazgirtliler büyük keyif almışlardı. Bizleri birer ikişer evlerine konuk ettiler. Gün böylece sona eriyordu, ancak asıl hesaplaşma ikinci güne kalmıştı. Müsamere, futbol maçı heyecanını biraz dizginleme yerine geçecek bir sakinleştiriciden öteye gidemiyordu. Heyecan büyüktü, güne erken başlamak gerekiyordu. Maç saati gelip çatmıştı, son hazırlıklar yapılıyordu. Takım son olarak gözden geçirildi. Formalar, ayakkabılar. Top teker teker kontrol edildi. Takım şöyleydi; Kalede Azmi Abi (Ergezen, Bakırköy Cumhuriyet Savcısı), geri dörtlü, Sıdık Azap (İzmir Ahlat Derneği Başkanı), İhsan Öztürk (Bir dönem İstanbul Derneği Başkanı ), Hayati Yar (İstanbul’da Deshane sahibi) ve Kemal Yar (Ahlat Ortaokulunun kıdemli memuru). Orta saha; Naci Yılmaz (İzmir SSK Memuru). Cemalo (Cemal Bilgiç), Özcan Yurttaş (Emekli Polis memuru-rahmete gitti). İleri üçlü; Cinciho (Necmettin Aydoğan-İzmitte emekli öğretmen), Tilki (Mehmet Akyıl-Ahlatta emekli öğretmen), Tuncer Aydoğan (İzmirde emekli lise müdürü). Yedekler; Kaleci Gadaş (Ahmet Koca-emekli TTR Genel Müdürü), Mustafa Vangölü (rahmete gitti), Birol Yılmaz (İzmirde memur), Yılmaz Azap (Tekirdağda emekli öğretmen) Takımın kaptanlığını ve antrenörlüğünü Kemal Yar yapıyordu. Biraz da takımdaki oyuncuların özelliklerinden bahsedelim. Kaleci Azmi Abi: Hukuk öğrencisiydi, futbolla pek ilgisi yoktu, kalecilikle hiç yoktu. Ancak refleksleri yüksekti. Kaleye girmekte olan topu bir biçimde dışarıya çelmesiyle ün yapmıştı. Zaten bir tesadüf sonucu kalaya geçmişti, başarılı olunca uğurlu kaleci konumuna gelmişti. Kemal Yar: Kalın bacakları iyice dışarı doğru kavis yapmış biçimde olması, ona iyi futbolcu olduğu havası veriyordu. Kaleye gelmekte olan topu, gitsin de nereye giderse gitsin mantığıyla olanca gücü ile uzaklaştırmakla ünlüydü. Sıdık Azap: Top geçirmemekle ünlüydü, kale gibi dururdu. İhsan Öztürk: Sert ve isabetli şutlar atmakla ünlüydü. Hayati Yar: Abisi Kemal Yar’ın güvenini kazandığı için, savunmada paylaşımcı bir dayanışma taktiği ile oynardı. Naci Yılmaz: Hırçın ve gözü kara bir oyuncuydu. Özcan Yurttaş:Takımın en hırçın ve en sert oyuncusuydu. Cemalo:Kısa boyu, kıvrak hareketleriyle ve çalım ustalığıyla, günümüzdeki ulusal takımın Emre Belezoğlu’suydu adeta. Tilki:Adından da anlaşıldığı gibi kıvrak zekası ve kimsenin tahmin edemeyeceği çıkışları ile bu isimle anılmayı hak etmişti. Nasıl ki çok sonraları Şeytan Rıdvan girdi biri girdi Türk Futbol dünyasına, o dönemin şartları içinde belki de olanakları olmuş olsaydı yeri farklı olabilirdi. Yalın ayakla oynamaktan hoşlanırdı. Tıpkı, Afrika’nın yalın ayaklı maraton şampiyonları gibiydi. Her zaman için söyleyegelmişizdir, o, değerlendirilememiş bir yetenektir. Ahlat Gazetesi’nin Haziran 1997 tarihli ve 7.sayısında “Tilki” başlıklı bir yazı yayınlanmıştır. Tuncer Aydoğan: Farklı bir bakış açısı getirmiştir Ahlat futboluna, ince uzun boylu oluşu, narin hareketlerle sahada dolaşması çok yadırganır olmasına karşın sonucu etkilemekteki davranışları onu önemli kılmıştır. Günümüz ulusal takımının Hakan Şükür’ü idi adeta. Maç saati gelip çatmıştı, takımlar sahaya çıktılar. Taşlı ve topraklı saha hafif sulanmıştı. Kimi yerler kuru, kimi yerler çamurdu. Malazgirt’te görev yapan subaylardan biri hakemlik yapacaktı, her şey tamamdı. Hakem başla düdüğünü çaldı ve maç başladı. Dakikalar geçiyordu, oyun bir türlü normal seyrini takip edemiyordu. 22 kişi top neredeyse oraya koşuyor, karambol bir türlü yerini normal oyuna bırakamıyordu. Birinci devre böylece sona ermişti, ara verildi, futbolcular soluklandı, antrenörler yeni taktikler verdi ve ikinci yarı başladı. Kendisinden çok şey beklediğimiz Tilki her zaman olduğu gibi çıplak ayakla oynuyordu. Ayağına bir taş batmış, yere basamıyor ama bu ölüm kalım savaşını da bırakmaya gönlü razı olmuyordu. Dakikalar geçiyor takımlar birbirlerine üstünlük kuramıyorlardı. Tilki, o sırada seyirciler arasında bulunan birisinin ayağındaki beyaz keten ayakkabıları gördü. Koşarak onun yanına gitti ve ayakkabıları maçın kalan kısmında giymek üzere istedi. Ayakları toz toprak ve kan içindeydi. Bunu gören seyirci büyük olasılıkla Malazgirtli değildi, tereddüt etmeden çıkarıp verdi. Tilki ayakkabıları giydikten sonra aslan kesilmişti. Ve 80. dakikada Tilki topu Malazgirt filelerine gönderdi. File olmadığı için top birkaç dakikaya kadar ancak bulunup getirilebildi. Gerilim artmıştı, kalan on dakika içinde Malazgirt’in gol bulması gerekiyordu. Osman Teker, durumun hassasiyetini bildiği için kamyonunu getirmiş sahanın hemen kenarındaki bir alana park etmişti. Galip gelme durumunda yapılacak en akıllı işin saha kenarına yavaş yavaş istif edilen taşların tahribatından en az zararla çıkmaktı. Öyle oldu, hakem maçın bitiş düdüğünü çaldığı anda skor Aktaşspor’u 1-0 galip gösteriyordu ve çevreden sicim gibi taşlar yağmaya başladı. Herkes başına gelecek olanı bildiği için ani ve hızlı hareketlerle kamyondaki yerini aldı ve kamyon derin bir iniltiyle bütün gücüyle yolcularını korumak için yola koyuldu… Neşeli ve yorgun bir gece yarısı kente dönüldü. Aktaşspor’un bu zaferi ve verilen müsamere, aylarca kentin ana konuları arasındaki yerini korudu. Kollar yeni zaferler için sıvanıyordu artık…
Yorum Ekleyin | 02 Şubat 2008 | İlhami NALBANTOĞLU
Bilindiği gibi Türk televizyonlarının uzun soluklu, kültür ağırlıklı, en çok izlenen programlarından birisi, Gazeteci Hulki Cevizoğlu tarafından hazırlanıp sunulan “Ceviz...
Geçtiğimiz günlerde Bitlis’te yapılan bir toplantıda, Bitlis’in tarım sorunları üzerinde duruldu. Bitlis Valisi Mevlüt Atbaş yapmış oyduğu konuşmada, Bitlis kent...
Değerli okuyucularımız. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin nüfusu açıklandı. 5 milyon azalmışız. Bitlis’te bu azalmadan nasibini aldı. Tam tamına 60.792 kişi azalmışız. Yedi yıl için biraz fazla bir fire bu. İki nedeni var, biri geçim derdi nedeni ile verilen göç, diğeri ise İller Bankası’ndan daha fazla ödenek alma yarışı. Belediye başkanları övünerek ilçelerinin nüfusunu nasıl artırdıklarını tefrika tefrika anlatıyorlardı… Bu yarışın en çarpıcı olanı Ahlat ile Adilcevaz arasında yaşanmıştı. Ben senden daha çok ödenecek alacağım yarışı… Neyse ki bu yarış kendiliğinden sona erdi. Adilcevaz Ahlat’ı 5.000 solladı.Genel durum şöyle… Bitlis Merkez 61.787 Tatvan 72.873 Güroymak 42.385 Adilcevaz 40.464 Hizan 39.949 Ahlat 35.623 Mutki 34.805 Bitlis’in genel nüfusu ise; 327.886 olarak açıklandı. Yani 2000 yılındaki nüfusumuzdan 60.792 kişi daha az. Azlıktan, çokluktan ziyade. Karnı tok, iş güç sahibi, okumuş, üretken, aydın olmamız önemli… Saygılarımızla…
Yorum Ekleyin | 02 Şubat 2008 | İlhami NALBANTOĞLU
Şarap kalbin ilacı... Gribi önlemenin 15 altın kuralı... Tokalaşmak öpüşmekten tehlikeli... Az nefes al çok yaşa...
NUH’UN ADİLCEVAZLI TORUNU

Nuh Peygamber’in gemisinden etkilenerek yaptığı kotrayı TIR’a yükleyerek Anamur’da denize indiren, ilk Türk bulgur makinasının mücidi 71...
Ara
DURUM Temmuz 2010
Bitlis'te bulunduğunuz ilçede belediye hizmetlerinden memnun musunuz?
Evet
Hayır
Ehh işte
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı - AHLAT GAZETESI
®© 1993-2008 Ahlat Gazetesi Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Yayın Organıdır.
AHLAT GAZETESİ’nde yayımlanan yazılardan imza sahipleri sorumludur. Her türlü yazı ve makalelerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kısmen veya tümüyle yayınlanamaz. AHLAT GAZETESİ’nin Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı dışında hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

iletişim : i_nalbantoglu@yahoo.com