Aylık arşivler: Mart 2010

DURUM Mart 2010

Değerli Okuyucularımız,


Cumhuriyet döneminde Ahlat için en önemli gelişmenin Cumhurbaşkanı’nın Ahlat’ı ziyaret etmesidir. Cumhurbaşkanı’nın Ahlat’ı ziyaret etmesi ve ardından da Ahlat’ı koruması altına alması ile ilgili yapılan açıklamanın olduğunu söyleyebiliriz.


Bu açıklamanın ardından geçtiğimiz yılın son ayında Cumhurbaşkanlığı’nda yapılan koordinasyon toplantısında yapılacak çalışmalara ilişkin bir yol haritasının ele alınması ikinci önemli adım olmuştur. Bu toplantıda ilk üç ay içinde gerekli çalışmaların tamamlanarak ön projelerin masaya yatırılması ilkesi benimsenmiştir. Belirlenen üç aylık sürenin son bir ayına girilmiş olmasına karşın yerel yönetimlerin bu konudaki hazırlık çalışmalarına dair herhangi bir gelişmenin varlığından haberdar değiliz. Oysa 20 yılı aşkın bir zaman dilimi içerisinde bu uğurda çalışmalar yapan Vakfımızın bilgi birikimi ve deneyimlerinden yararlanılabileceği mümkünken böyle bir gelişme gerçekleşmemiştir. Zira başta da belirttiğimiz gibi bu gelişme Ahlat için tarihi bir fırsattır ve bu fırsat kesinlikle çok iyi değerlendirilmelidir. Aksi ise tarihi bir kayıp olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.


Saygılarımızla”¦

21 ŞUBAT 1918 AHLAT


DÜŞMAN İŞGALİNDEN KURTULUYORDU”¦ PEK ÇOK YER KURTULUŞ GÜNÜNÜ COŞKUYLA KUTLARKEN AHLAT’TA KUTLAMA YAPILMIYOR…



29 Haziran 1915 tarihinde Rus işgal kuvvetleri Adilcevaz cephesinden ve Malazgirt yönünden taarruza geçerek Ahlat’ı işgal etmişlerdi. Dönemin koşulları gereği Ahlat’ın savunması için ancak 2 taburluk bir kuvvet ayrılabilmişti. Rus güçleri karşısında oldukça az olan bu birlik, fazla direnç gösteremeyeceği düşüncesiyle Ahlat’ı terk etmeyi stratejik açıdan zorunlu görmüştü. Böylece büyük bir zayiatın da önüne geçilmiş olunuyordu.


Ahlat’ın işgalinden sonra Türk Komutan Abdulkerim Paşa, 3. Odunun sağ cenahı ile Ruslara karşı taarruza geçti. Bunun üzerine Rus kuvvetleri Adilcevaz’a doğru çekilmeye başlamışlardı. Nihayet 21 Şubat 1918 tarihinde düşman Ahlat’tan ayrılmaya başlıyordu.


Ülkemizin hemen hemen tüm kentleri kurtuluş günlerini bir biçimde çeşitli gösterilerle kutlayarak, kahraman atalarının ruhlarını şadetmek için çeşitli aktiviteler sergilerler. Ahlat gibi tarihin her döneminde parlak izler bırakmış bir kentin kurtuluş gününü kutlamasının ne denli önemli olduğu bilinmektedir. Elbetteki bunun bir finansman sorunu olduğu bilinmektedir. Ancak Ahlat’ın bu sorunları aşabilecek bir potansiyele sahip olduğunu umut etmek gerekiyor.


Çok mütevazı bir programla başlanabilir ve zaman içinde komplike bir program halini alabilir.

21 ŞUBAT 1918 AHLAT

KÜLTÜR MİRASINI BOZMADAN KORUMAK”¦


Oktay EKİNCİ



Yıllardır “restore edilmedi”klerinden yakındığımız kültür mirası yapılarımız için son zamanların artan kaygısı ise “hatalı restore edildikleri” yönünde”¦ O kadar ki kimi uzmanlar yıllardır “bir an önce kurtarılmalı” dedikleri tarihi yapılar için bile artık şunu söylüyorlar; “sakın restore etmeye kalkmasınlar; sözde onararak yok ediyorlar”¦”


Özellikle Vakıflar’ın restorasyonlarındaki “özgünlüğe aykırı uygulamalar” bu serzenişin başlıca gerekçesi”¦ Nitekim Tarihi Kentler Birliği de eski eserlerimizi “uzman olmayan ucuzcular”ın tahribatından kurtaracak yeni bir “ihale mevzuatı” için çalışma başlattı”¦


Ne var ki özel mülkiyette bulunan kültür varlıklarının onarılmasında da benzer serzenişlerin artması, sorunun sadece “ihale düzeni” olmadığını gösteriyor. Tarihsel mimarimizin geleceğe “bozulmadan” taşınmasında “koruma”yerine “benzetme” alışkanlığımızı sorgulamak gerekiyor”¦


Nitekim Mimarlar Odası’nın bu konuyu kimi “özel örnekler”le gündeme getirdiği “1.Ulusal Mimari Koruma Proje ve Uygulama Sempozyumu”nda ortak “özlem” özetle şöyleydi; “Mimari ve kentsel mirasın sadece görünümleriyle değil, tüm yapısal ve kültürel nitelikleriyle geleceğe aktarılmasında, malzemeden inşaat tekniklerine dek ‘özgün’lüğün esas alınması temel ilke olmalıdır”¦”


Ankara’daki Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 5-6 Şubat’ta yapılan sempozyum, düzenleme kurulundan Emre Madran, Oda Genel Başkanı Bülend Tuna ve Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt’ın konuşmalarıyla başladı. Sivil ve anıtsal mimariden eski değirmenlere çok sayıda koruma projesi ve uygulaması “müellif mimar”larınca tanıtılarak tartışmaya açıldı. Tematik konuşmalarda ise Cengiz Kabaoğlu, korumadaki “projelenderme süreçleri”ni irdelerken Osman Nuri Dülgerler de “uygulama süreçleri”ni değerlendirdi. Sempozyumun “forum” bölümünde, ülkemizdeki “korumayan koruma” sürecine nasıl son verilebileceği tartışıldı.


TARİHSEL DİRENİŞLER


Mimarlar Odası kuruluşundan (1954) bu yana tarihsel mimarinin korunması için adeta “kesintisiz” çaba içinde”¦ Daha ilk yıllarında, örneğin İstanbul’da geniş caddeler uğruna gerçekleşen “Menderes yıkımları”na dönemin “akademik” ortamı suskunken; tarih kıyımına yegane karşı çıkan oda yönetimiydi”¦. 60’lardan 70’lere doğru, kültür varlıkları hep oda gündemindeydi. Avrupa Konseyi’nin 1975’teki “Mimari Miras” kampanyasında ise akademik çevrelerle birlikte etkin yer almıştı.


Oda, 80 sonrasında kültürü sadece turizmin rant kaynağı olarak gören “12 Eylül destekli talan politikaları”na karşı da yine “tarihi mimariyi savunma”nın önderi oldu. Taşkışla’nın otel olmaktan kurtulması, Tarlabaşı direnişi ve Edirne’den Mardin’e tüm yurda yayılan kültürel değerlere sahiplenme etkinlikleri, “cumhuriyetin uygarlık birikimlerini yaşatma bilinci’ne de önemli katkılar sağlamıştır..


ÖNEMLİ KAZANIMLAR


İşte bu geleneğin 90’larda doğrudan “mesleki kurallar”a yönelik girişimleri ise “koruma mimarisindeki yozlaşma’nın önlenmesiydi”¦


Bunun ilk önemli adımı, sivil mimarinin yıllarca sözde koruma “derece”siyle yok edildiği “4 grup” uygulamasına son verilmesidir. Anıtsal ve önemli görülen yapılar “1 ve 2” sayılırken asıl yaygın olan “3 ve 4” eski evlerin “tümüyle yıkılmaları” demekti”¦ Hatta 4’ler de sadece “rölöve”yle yetinilip, yerlerine “imara uygun yapı” izni bile veriliyordu.


Bu uygulama, Mimarlar Odası’nın ısrarlı talepleriyle kaldırıldı; “3 ve 4 iptal” edilirken “yıkılmadan restorasyon” ilkesi benimsendi.


Yine 90’ların başlarında, Boğaziçi’ndeki yeni yapı yasağını “delmek” için eskiden “var olmayan” sözde tarihi binalara ait düzmece belgelerle “hayali restütisyon”lar (sahte eski eser inşaatları) yaygınlaşmıştı. Üstelik “inandırıcı”lık için kimi üniversitelerde hazırlanan ve aynı nedenle “akademisyen müellif”ler yeğlenen bu “sahte proje”li uygulamalar Mimarlar Odası’nın itirazlarıyla sona erebildi. Koruma Yüksek Kurulu “varlığı ve mimarisi gerçekçi belgelerle kanıtlanamayan eski yapıların restitüte edilemeyeceği” kararını aldı.


Koruma adına yok etmenin bir başka yöntemi de imar planlarında tanımlanmış “bina yüksekliği”nin apartmanlar arasında kalmış tarihi yapılarda da “üzerlerine kat eklenerek” sürdürülmesiydi. “Vatandaşın mağduriyetini giderme” adına süren uygulamada en sağlam konaklar bile üzerinde “yükselecek yeni katlar”ı taşıyamayacakları için yıkıldılar, Yerlerine, alt katları eski binanın cephesine “benzetilmiş” apartmanlar inşa edildi.


Bu uygulama da “aşırı uygunsuz” örneklerin Mimarlar Odası’nca açılan davalarla “koruma hukukuna aykırı” bulunmasıyla zaman içinde durduruldu”¦


Korumanın, “korumama”ya dönüşmemesi için sürdürülen bu çabaların olumlu sonuçlarından bir diğeri de Kültür Bakanlığı ile Mimarlar Odası arasında giderek kurumsallaşan “işbirliği”dir.


Yüksek Kurul ilke kararlarındaki ortak çalışmalar, Mimarlar Odası temsilcilerinin Koruma Kurullarına katılmalarına da esin kaynağı olmuştu.


Forumda, bu kurullardaki son dönem görevlendirmelerde gözlenen “uzmanlık yerine siyasi yakınlık tercihi”nin korumaya olumsuz etkileri de vurgulandı. Bununla birlikte “oda temsilcileri”nin öncelikle “birikimli mimar”lar arasından belirlenmesi gerektiği de sempozyumun illerdeki şube yöneticilerine anlamlı bir tavsiyesiydi…


KÜLTÜR MİRASINI BOZMADAN KORUMAK”¦

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ…


Ayten Özyazgan HAKVERDİOĞLU



Türk milletinin kahramanlıklarla dolu bir tarihi vardır. Şanlı tarihimizi incelediğimizde 1915’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın dört yıl sürdüğünü görürüz.


18 Mart 1915’te tek vücut haline gelmiş bir milletin bağımsızlık onurunun, vatanı korumak pahasına neler yapabileceğini bütün dünyaya göstermiştir. Tarihlere destan yazmış bir ulusun zaferidir bu. Bize bu günü yaşatalar, bizim ordumuz. Türk askerleri, o Anzaklar gibi paralı askerler değiller. Kahraman ecdadımız silahların tehdidi karşısında iman dolu göğüslerini siper ederek vatanları uğruna şehit olmuşlardır.


Nusrat Mayın gemisi düşman gemilerini birer birer batırdı. Denizin dibine gömdü. Çanakkale’den geçilemeyeceğini bilemediler, kazanacaklarını zannettiler. Geldikleri gibi mahvoldular ve çekip gittiler. Büyük Zafer’in Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün askerlerinin nelere kadir olduğunu dünya alem gördü Çanakkale’de. Gelibolu Yarımadası’nda yer alan tepede Türk, Avusturya, İtalya, Yeni Zelanda askerleri koyun koyuna yatıyorlar. Mezarları orada, her yıl törenlerle anılıyorlar. Çanakkale’nin tarihimizde önemi çok büyüktür. Azmin sonunda kazanılmış büyük bir zaferdir. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı’nı geçeceklerini sandılar. Maksatları boğazları işgal etmekti. Çok sayıda gemiyle boğazı geçmeye çalışırlarken, göğüslerinde iman, kalplerinde vatan sevgisi dolu Türk topçusu düşman gemilerini sulara gömdü. Vatan toprağının bir karışını bile vermeyeceklerini haykırarak, Türk’ün gücünün ne olduğunu göstererek. Zaferler kazandılar. (Çanakkale Geçilmez)


Gazilerimizi, şehitlerimizi minnet ve şükran dolu duygularla anıyoruz. Tanrı en güzel mertebeyi onlara vermiştir. Ruhları şad olsun”¦


DÜNYA KADINLAR GÜNÜ


1934 Yılında Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı, yüce ATATÜRK’ün eseridir. Ne kadar sevinsek azdır. Biz hep geçmişimizi düşünürüz. Ne idik ne günlere geldik. Geçmişimizle hep O’nun sayesinde öğünmeliyiz. O’na ne kadar teşekkür etsek azdır, minnet doluyuz.


Bize hürriyetimizi kazandırdı, kadının var oluşunu ortaya koydu. Birçok haklarımızı verdi. Bütün çabalara rağmen Anadolu kadını hala baskı altında. Eskiden evlat ayırımı da yapılıyordu. Kız olduğu zaman pek istenmiyordu, ailede huzursuzluk başlıyordu. Şimdi ise kız çocuğuna değer veriliyor. Demek ki bilinçleniyoruz artık. Kadın annedir, gerektiğinde hem anne hem de babadır. Çünkü anaçtır. Ailede, yuvada her şeydir anne, canını verir yuvası için. Çocuklarına kanat gererek onları hayata hazırlar. Evlatlar da bunun kıymetini bilmelidirler.


Türk kadınları arasında adsız kahramanlarımızı da yad etmek istiyorum. Hepsi de saygı duyulacak kişilerdir. Onları rahmetle anıyorum. Onlar birer tarih yazdılar. Savaşta çocuğunun yorganı, nem kapmasın, vatan malıdır diye üzerinden alıp cephanenin üzerine örttü. Bu ne büyük bir vatan sevgisidir?


Kadın evlendiği günden itibaren, evine eşine sahip çıkmaya başlar, çırpınır, didinir yuvası için. Eşi de ona mutluluk vermelidir. Duygu ve sevgi oldukça bu katlanarak devam eder. Bunu eşinden esirgememelidir.


Kadınlarımız bu gün bir çok anlamda başarılara imza attılar. Her gün daha iyiye daha güzele”¦


Bütün kadınlarımızın günü kutlu olsun. Sağlık ve huzur dolu başarılarınız daim olsun”¦


Sevgilerimle”¦


ÜÇ PINARLI ALİ”¦


Hatta oğlu Mustafa efendi anlatıyor: Bir gün bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldiği söylendi. 120 kişiydiler, hemen hemen hepsi tanıdıktı.. Sarıldık hasret giderdik. Başlarında da o zamanlar Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üç Pınarlı Ali vardı. Ali, sancaktar olmuş, tüfeği kabzasına asmış, sancağın üzerine de sırma ile çaresi gönüllüleri yazdırmıştı. Kabadayılığı yine elden bırakmamıştı. Askerlikte pek hoş olmamasına rağmen beline kamasını sallandırmıştı. Beni görür görmez yanıma geldi.


Kumandan efendi, biz buraya beklemeye gelmedik, haydi düşmanı basalım. Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi gereksiz yere kırdırırız. Her şeyin bir zamanı vardır. Peki öyleyse, hücuma geçmeden önce bize söyle de şu sırt çantalarını emniyetli bir yere koyalım, şöyle rahat rahat doyasıya dövüşelim. Ali haklıydı, sırt çantalarında paraları, mektupları her şeyi sırt çantasında duruyordu. Çantaları kaybolduğunda bu çantayla sırtta muharebeye gidilirdi. Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı siperlerin gerisinde bir vadide kayboldular. Beklerim gelmezler, bir çavuş’a; şu bizim hemşehrilere bir bakın bakalım dedim. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali, arkada arkadaşları çıkıp geldiler, şaşırdım, hepsi süslenmişler, eşlerinin verdiği ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi bileğine sarmış. Neden geç kaldınız?


-Kumandanım, biraz sonra Cenabı Allah’ın huzuruna çıkacağız, temiz olmak lazım. Abdest aldık, biz buraya oynamaya gelmedik. Bugün bizim bayramımız, ayrılık hediyelerini taktık. Aman sen bize hücumdan beş dakika önce yine haber ver.


Ali’nin bu sözlerinden sonra büyük bir sessizlik oldu. Her kes avuçlarını açmış dua ediyordu. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Hepsi birbirine sarılıp dua ediyor, helalleşiyorlardı. Gün bugündür, anamız bizi bugün için doğurdu. Bölük artık hücuma hazırdı, ölüme hazırdı. Hücummmm”¦ denince sanki siperler


sarsıldı. Hepsi Allah”¦. Allahhh”¦ diyerek düşmanın içine daldılar. Akşama doğru savaş durdu, yanıma birisi yaklaştı.


-Komutanım Üç Pınarlı Ali sancağı veriyor dedi. Gittim baktım Ali elinde sancak şehitler arasındaydı. O gün şehitler olanları ağaçların arasına gömdük”¦ Aliyi de sancağına sararak yatırdım. Şimdi Anafartalar’da çam ağaçlarının altında. Nice memleket evladı vatana kurban kaç yiğitler yatıyor”¦


Ruhları şad olsun”¦


ÇANAKKALE GEÇİLMEZ...

MİLLİ MÜCADELEMİZDE DOST MİLLETLER


Fehmi HASPOLAT-Hukukçu Öğretmen geçen sayıdan devam”¦



Cephe gerisinde Yunanlılara muhbirlik,casusluk yapmakta Yunanlılara güvenerek halka zorbalık yapıyor, işkencede bulunuyorlardı..Bugün olduğu gibi o günlerde de Batı’ya gönül vermiş, kurtuluşu ve ikbalini milli toplumunda muktedir olduğu milli güçte değil, Batı’da arayarak Emperyalistlere sığınmada (manda) arıyorlardı. Bu konuda yaşanmış talihsiz örnekler vardır.


Türklere dost milletlerde Mustafa Kemal ismi sıkça anılıyor, Magrip ülkelerinde şairler,O’nun için heyecanlı hamasi ,lirik türküler yakılıyordu.Bütün mazlum ülkelerde Atatürk sevgisi bir aşk haline gelmiş,kurtuluşlarının sembolü olarak O’na “Asya Irklarının Kurtarıcısı”, ‘Çağın En büyük Adamı’, ‘İslâm’ın Kahramanı’,‘İslâm Dünyasının En Büyük Evladı’, ‘Milliyetçiliğin babası’, ‘Doğu’nun kahramanı” gibi üstün sıfatlarla hayranlıklarını, takdirlerini ifade ediyorlardı.


Kurtuluş Savaşımızın sevincinde bu samimi duygularla birleşen mazlum milletler Mustafa Kemal’i aynı zamanda kendi liderleri olarak görmüşlerdir.Kurtuluş Savaşında Kocatepe’de elini çenesini altına koymuş, Ordusunun kahramanlığını takdirle izleyip ,düşmanı Akdeniz’e dökmenin ince ayrıntılarına dalmış posteri Kara Kuvvetlerimizi armadasında sembolleşerek yer almışken; 8.Kasım 2005 günü uygulamaya konulan kara Kuvvetlerimizi yeni brövesinden bu efsanevi,milli hatırası resminin çıkartılması doğru ise her türlü mefkûresinde O’nu gönülden sevenleri derinden yaralamıştı.Ancak daha sonra bundan vazgeçilmesi sevindirici olmuştu.


Dost Müslüman âlemi, bizi örnek alması hangi aleme güveneceğimizi, onlarla işbirliği, dayanışma,güven duyguları içinde beraber uyumlu olabileceğimizi ortaya koymuştur.Bu gerçeğe rağmen kabul etmeyeceklerini defalarca söylemelerine rağmen bu Hıristiyan AB ailesine girmemiz için ısrar etmek bu millete yakışmaz.Onlarla ekonomik,bilim ve teknolojide ilişkilerimiz olacaktır.Ama Türk-Müslüman alemine karşı değişmez olumsuz bakışlı sosyo-kültürel yapıda inanç’ta tamamen ayrıldığımız Hıristiyan AB’nin sosyal yapısına dahil olmamız mümkün değildir.


Sırtımızı döndüğümüz dost ülkelerin bizi örnek almaları, bizim için bir gurur ve iftihar vesilesidir. Kalkınmada bizi rehber edinmeleri kendimize olan güveni gösteriyor.Demek ki, biz başkalarına örnek oluşturacak güç ve milli kudrete sahibiz.Kurtuluşu batı’da arayanlar tarihi gerçekleri biraz daha iyi araştırıp kendimize olan özgüveni görmelidirler.Bizleri asla kendi aralarına almayacak AB hayalinde sosyal değerlerimizi,kültürümüzü bu yolda yok etmek en büyük hatamız olacaktır. Bizi bu derece seven ve örnek alan insanları batı taklitçiliği uğruna ihmal etmek bir gaflettir.Milletimizin asil evlatları, bu gerçekleri bilerek ,Batıdan örnek almak, boyun eğmeye gerek olmadığını anlamak zorundadırlar.Ahlak ve manevi bakımdan gün geçtikçe çöken, evlat sevgisi yerine köpek sevgisini tercih eden bir kitleden neyine özeneceğiz?


Dost ülkeler yanında bazı Sovyet Cumhuriyetlerinin de Kurtuluş Savaşında bizlere yardım ettiği söylenir.Özbek Buhara Cumhuriyeti tarafından Rusya üzerinden 50 000 ruble para gönderilir. Ancak gönderilen paranın Yusuf Kemal Tengirşenk’in iddiasına göre Özbek Buhara Cumhuriyeti, Sovyet Hakimiyetinde olduğu için merkezi devlet Rusya üzerinden gönderilince Ruslar’ın bu paraya el koyduğu, bilahare Türk Milli Kurtuluş mücadele Heyetine gönderildiği söylenmektedir.Asya Türklerinin Türk Milli Mücadelesine candan katılıp bu tür destek vermeleri, Türklüğün unutulmaz vefa borcunun en güzel örneklerden birisiydi.Dar günde yardım yine Müslüman Türk kardeşlerimizden geliyordu.Bu âsil davranış,bize yine ancak bu alemden hayır olabileceğini ispatlamıştır.


Kurtuluşu emperyalist Batı’da AB,ABD’de emperyalist dünyasında arayanlar gafillerin bu tarihi gerçeklerden bundan haberleri var mıdır?Haberleri olsa,Kurtuluş mücadele tarihimizi biraz araştırıp okusalar,bu ısrarcı tutumlarından vazgeçerlerdi. Buhara Özbek Türklerini bu yardımla efsaneleşmiş tarihi güzel bir anısı da şudur: Buhara Cumhuriyetini bu yardımında Cumhurbaşkanı olan Osman Hocaoğlu. Buhara’nın Afganistan’ın işgali karşısında Türkiye’ye sığınır. Mustafa Kemal tarafından büyük bir ilgi ve rağbetle karşılanır. Hatta Atatürk. O’na maaş da bağlatır.Buhara’dan getirdiği manevî değeri üstün kılıç Kurtuluş zaferi ile İzmir’e ilk giren Süvari Komutanı Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verilir. Bu vefa örneğiyle Milli Kurtuluş Destanımız’da bu âsil soydaşlarımızın da şerefli bir payesi,mefkûresi de yatmaktadır.


AFGAN -TÜRK DOSTLUĞU


Kurtuluş Savaşını zaferle noktalanmasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne yakın ilgi duyan Doğu alemi dost milletlerinden birisi de Afganlılardır.Türkiye Cumhuriyetini ve onun ilk cumhurbaşkanını ziyarete gelerek kutlayan Afgan Kralı Emanullah Han’dır.


Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal Atatürk,Afgan Kralı Emanullah Han’ın Ankara’yı onurlandırmasından memnun olmuş,Afgan Kralı onuruna verdiği yemekte şu tarihi konuşmayı yapmıştı:


Kâbil’den hareket buyrulduğu günden beri, hükümdarın seyahatleri devrelerini, büyük ilgi ve övgüyle takip ediyor ve genel bir özlemle


memleketimizi şereflendirmelerini bekliyorduk.Bugün kardeş Afgan milletini, soylu ve kıymetli şahıslarında temsil eden, öz kardeşim saygıdeğer Kralı ve saygıdeğer Kraliçeyi hükümet merkezimiz Ankara’da Türk milleti ve Türk devleti adına şahsen selâmlamakla mutluyum.”diyerek Türk Milleti ile Afgan Milletini şöyle değerlendirmişti:


“Afgan milleti ile kökü Orta Asya’ya dayanan atalarımız arasındaki ilişkiler ve dostluk bağları çok eskidir. Tarihin silinmez sayfaları, o ilişkilerin sonsuz anıları ile doludur.İki eski ve kahraman milletin, bugünkü evlatları; bizler, uyanma aracı olan o sayfaları, büyük ilgi ile düşünmeliyiz. Orada Afgan milletiyle Türk milletinin bir safta, yanyana, aynı amaca yürüdüğü ve ortak şanlar ve zaferler kazandığı görülecektir. Tarihin o ölmez yazıları, bize kardeş duygularını ve bağlarını, kıymetli bir ortak miras olarak bırakmış olan, Afganlı ve Türk büyük babalarımızın, bugünkü siyasal sınırlarımızın dışındaki sahalarda bile, devletler kurmakta birbirine öncelik verdiklerini göstermektedir.İşte, bugünkü Afgan ve Türk milletleri, sayısız asırların ve büyük kıtaların içine anılar ve gelenekler salan büyük milletlerin evlâtlarıdır.”,dedikten sonra bu iki milletin istiklâl ve bağımsızlık yolundaki şerefli milli mücadeleleriyle ilgili olarak şu tarihi tespitte bulunmuştu: ifadelerde bulunmuştu:


“Saygıdeğer Kral! Tarihin ne garip görünmeleri, dünya olaylarının ne anlamlı rastlantı ve benzeyişleri vardır. Hükümdar şahsınızı, 1919’da kahraman Afgan milletinin başında olarak, Asya’nın ortasında, istiklâl için mücadeleye atılırken, biz de aynı tarihte, burada, Avrupa’nın doğusunda, bütün uygar dünyanın gözleri önünde, istiklâl ve hürriyetimize vurulan darbelere, göğüslerimizi siper ederek döğüşüyorduk. Size ve bize çektirilen bunca üzüntüler ve acılardan söz etmeye gerek yoktur. Yalnız, istiklâl ve hürriyet âşığı milletler için o acı anları, o acı sebepleri, uyanma aracı olmak üzere daima hatırlanmalıdır.


İstiklâl ve hürriyetlerini her ne değerinde ve her ne karşılığında olursa olsun, bozmaya ve kısmaya, asla hoşgörü göstermemek; istiklâl ve hürriyetlerini bütün anlamıyla korunmuş bulundurmak; ve bunun için gerekirse, son ferdinin, son damla kanını akıtarak, insanlık tarihini şanlı örnek ile süslemek; işte istiklâl ve hürriyetin gerçek anlamını, içerdiği manasını, yüksek kıymetini, vicdanında algılamış milletler için temel ve hayatî prensip… Ancak bu prensip uğrunda her türlü özveriyi, her an yerine getirmeye hazır ve güçlü bulunan milletlerdir ki, devamlı insanlığın saygı ve ağırlamasına lâyık bir sosyal heyet olarak düşünülebilir. Afgan milleti ve Türk milleti, bu iki kardeş millet, bu prensibin gerçek yolcuları olduklarını fiilen ispat ettiler.”


Atatürk Türk Milleti ile Afgan Milleti arasındaki tarihi dostluk bağlarını sağlamlaştıran ve doğrulayan başlıca sebebin, bu iki milletin, şerefli varlıklarını ve yüce ideallerini korumak için, istiklâl ve hürriyet prensibine, aynı kuvvet ve imanla sarılmalarında aranması gerektiğini ifade etmişti.


Kurtuluş Savaşı sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınması yolunda elde ettiği başarıyı Afganistan Kralı da örnek almak istemişti. Afganistan’ı kalkındırmak için Cumhuriyetin ilke ve devrimlerinden yararlanmak istemişti. Bu nedenledir ki,Atatürk bu konuya şöyle dikkat çekiyordu:


Saygıdeğer Kral!


Bu sebeple, pek çok sevinç ve övgüyle izlemekte ve gözlemlemekte olduğum bir gerçeği bildirmeme izin vermenizi rica ederim. Hükümdar şahsınız, soylu Afgan milletinin başına geçer geçmez, yalnız millet ve memleketinize tam bir istiklâl kazandırmakla yetinmediniz. O güzel ve verimli memleketinizde zamanın yıktığı imarları, bugünün yükselmeleriyle uygun bir şekilde, diriltme ve yükseltmeye başladınız. Devletinizin teşkilâtını düzelttiniz. Korkusuz ve kahraman ordunuzu yeniden düzenlediniz ve sağlamlaştırdınız. Bilim işlerinde önemli adımlar attınız. Sosyal hayatta, özel atılımlar gösterdiniz. Bütün bu bilinçli ve ruhlu uygulamalar ve çalışmalar, ülkenizin ve milletinizin bayındırlık ve uygarlık alanında kazandığı yüksek konuma çıkma zamanının gecikmeyeceğine kefildir.


“Saygıdeğer Kral!


Uygar ve yenileşircesine ıslahat yolundaki hareket ve çalışmanızın ne kadar rahatlık ve sakinlik gerektirdiğini bilmenizi ve buna ulaşmanızı içtenlikle dilerim. Gerçi Afganistan’ın coğrafi durumu ve bu sebeple devletinizin siyasal şartları önemli, gerçek ve incedir. Tarih, bu önem ve inceliğin, içinde bulunulan şartlar ve durumlar ne olursa olsun bir an görüşten uzak tutulmamasını emreder. -Hatta şüphe ve kuruntuyla- Fakat, hemen arkasından açıklamalıyım ki, Afganistan’ın Hindikuş’u ile çetin ve sert tabiatı ve Afgan milletinin olumlu zekâ, cesaret ve kahramanlığı ve özellikle Afgan devletinin seçkin hükümdarının yüksek kişiliği, her türlü ertelemenin karşısında kesinlik ve kudretle yükselen bir âbidedir. Biz bunu biliyoruz ve yürekten duygularla değerlendiriyoruz. Sizi milletinizi ve memleketinizi gerçekten seven Türk milletinin başkanı olarak, içtenlikle bildireyim ki, Afganistan’ın maddî ve manevî yükselmesi


devam edecek”¦



MİLLİ MÜCADELEMİZDE DOST MİLLETLER

BİTLİS YEMEK ADABINDA İNANÇ İZLERİ


M. Törehan SERDAR-Bitlis Eren Üniversitesi Öğretim Görevlisi


Geçen sayıdan devam”¦



Üzüm Yeme Adabı:


Bazı yiyeceklerde Peygamberimizin tutum ve davranışları esas alınır. Örneğin üzüm yeme”¦ Peygamberimiz üzüm yerden sağ elinin üç parmağını kullanmış ve üzümleri ikişer ikişer kopararak yemiştir. Peygamberimizin bu üzüm yeme şekline genellikle riayet edilir.


Ballı Salatalık Yeme Geleneği ve Adabı:


Peygamberimize birisi bir kâse bal hediye etmiştir. Peygamberimiz, elinde bulunan hurmayı bu bala batırarak yemiştir. Peygamberimizin bu davranışı ilimizde değişik şekilde, ama yıllardan beri bir gelenek olarak uygulanmaktadır. Bitlis’te Hurma yetişmediğinden, salatalıkla yapılır. Bitlis, bol salatalık üretilen bir yer olduğundan, hurma yerine salatalık kullanılır.


Bu gelenek, genellikle erkekler arasında yapılır. İkindi namazından sonra orta ve yaşlı erkekler bir evin bahçesinde otururlar. Konukların önlerine bir tas içinde süzme bal, Daha sonra yine birer tepsi içerisinde soyulmuş salatalık getirilir. Soyulmuş salatalıklar süzme bal dolu taslara batırılarak yenilir ve sohbete başlanılır. Bu durum gün ağarıncaya kadar devam eder. Peygamberimizin hurmayı bala batırarak yemesi taklit edilir.


Diş Hediği Geleneği:


Çocuk diş çıkarmaya başlayınca yapılan törendir. Çocuğun ilk diş çıkardığını gören kişi, öncelikle çocuğun üzerinde bulunan elbiseyi yırtar, sonra ev sahibine döne­rek; “gözleriniz aydın, çocuk diş çıkarmıştır. Hediğini ya­pın da yiyelim” der. Bunu duyan ev sahibi; “Dişini ilk defa sen gördüğüne göre, hediyesi sana düşmüştür” diyerek he­diye almasını ister. Ve bu hediye ilk gören kişi tarafından alınarak çocuğa verilir.


Daha sonra hediğin yapılacağı gün tespit edilerek komşu ve akrabalara bildirilir. (Hedik; buğdayın nohutta beraber suda haşlanmasıdır. Haşlanan bu yiyecekler daha sonra süzülerek sıcak bir şekilde sofraya getirilir. Genel­likle büyük bir tepsi veya sahan içinde getirilen hedik, toplu olarak yenilir. Üzerine tuz ve bol miktarda ceviz içi ilave edilir.)


Belirtilen gün ve saatte toplanılır. Hedik piştikten sonra ilk iş olarak diş çıkaran çocuk büyük bir tepsinin içine oturtulur. Başı kirlenmesin diye başına bir beyaz örtü örtülerek bir avuç hedik başından aşağıya dökülür.


Bu olaydan hemen sonra çocuk tepsiden çıkarılma­dan tepsinin içine Kuran-ı Kerim, makas, kalem, tarak, ekmek, bıçak vs. nesneler bırakılır. Çocuğun yüzü açıl­dıktan sonra çocuk hangi nesneyi eline alırsa, ileride o mesleği seçeceğine inanılır. Örneğin çocuk kalem seçmişse öğret­men, tarak seçmişse berber, bıçak seçmişse kasap olacak şeklinde inanılır.


Bu arada gelen misafirler çocuğa bazı hediyeler getirir. Hedikler yenilip, çaylar içilerek çocuğun diş çıkar­ması kutlanır.


Bu gelenek; Orta Asya’dan beri süre gelen, Anadolu’nun değişik yerlerinde halen yapılmakta olan bir Şaman inancına dayanır.


Cenaze Evine Yemek Götürme Geleneği: Taziye, dinimizin emrettiği şekilde üç gün olarak yapılır. Üçüncü günden sonra taziye vermek veya taziyede oturmak mekruh olarak kabul edilir (Köylerde bir aya kadar devam eder. Ancak üç günden sonra köylerde taziyeye gidenler, beraberlerinde şeker gibi yiyecekleri götürmek zorunda kalırlar).


Üç gün taziye boyunca komşular ve arkadaşlar ce­naze evine yemek gönderirler. Böylece hem ölü evine yar­dım edilmiş, hem de onların acılarına ortak olunmuş olunur. Tam bir birlik ve beraberlik örneği kendisini gösterir. Cenaze evine yemek götürmek İslam’ı inançta bulunma­maktadır. Bu tamamen bir Şaman inancıdır. Ancak İslâmi inanca aykırı olmadığı için iyi bir bidat olarak kabul edilmiş, bu geleneğe dinimiz karşı çıkmamıştır.


Bazı yemeklerin içerisine bir adet şeker bırakılması, yemeklerin tatlandırılması, özellikle Ramazan günlerinde komşulara ve fakirlere yemek dağıtılması, dağıtılan yemeklerin ölülerin hayrına sayılması, İslâm’ın ve Şaman İnancının günümüzdeki etkileridir.


Bitlislilerin tabiri ile “Her gününüz tatlı, ömrünüz bereketli, hayatınız mutlu olsun”.


BİTTİ

BİTLİS YEMEK ADABINDA İNANÇ İZLERİ

HOCA, DOST ARKADAŞ Prof.Dr.NİHAT BOYDAŞ II

Bitlis Lisesi’ne yeni atanan esmer yakışıklı öğretmen, diğer öğretmenlerden farklı bir profil çiziyordu. Gerek giyimi kuşamı, gerek tavır ve davranışları, gerekse öğrencileri ile olan diyalog ve yaklaşımları açısından kısa bir süre sonra öğrencilerinin gönüllerinde taht kurmuştu.


Ne öğretmeni olduğu konusunda tüm öğrencilerin kafası karışmıştı. Sanat tarihi derslerine giriyor, beden eğitimi dersleri veriyor, İngilizce dersleri veriyor, resim derslerine giriyor, sanat tarihi dersleri veriyor, geri kalan zamanlarında ise resim yapıyor, değişik enstrümanlar çalıyor, besteler yapıyordu.


Müthiş bir vücudu vardı, spor salonundan öğretmenler odasına uzun koridorlardan elerinin üzerinde amuda kalkmış bir vaziyette gitmesi herkesi şaşırtıyordu. Spor salonunda en zor hareketleri kolayca yapması da öyle. Ya giyimi kuşamı, sanki Yeşilçam’dan bir star yolunu şaşırmışta Bitlis’e düşmüş gibiydi. Beden Eğitimi öğretmeninden daha iyi hareketleri kolayca yapıyor, Resim-İş öğretmeninden daha iyi resim yapıyor, Müzik öğretmeninden daha iyi müzik bilgisine sahip ve birçok estrümanı çalabiliyor, İngilizce öğretmeninden daha iyi İngilizce biliyordu. Hal böyle olunca ister istemez sevenleri olduğu kadar sevmeyenleri de oluyordu kuşkusuz. Yıldızının bir türlü barışmadığı meslektaşları yok değildi. Hani meyve veren ağaca taş çok atan olur misali”¦ Bu kadar yeteneğin bazılarını rahatsız etmesi bu yüzden”¦


Bir tatil günü, bir öğrencisini alarak okulun bodrum katındaki salona götürdü. Oldukça geniş olan salonun bir bölümünde yerde yazılmış büyük boyutlu afişler bulunmakta, diğer tarafta çeşitli enstrümanlar yer almaktaydı. Oturduğu taburenin üzerinde elinde bir cümbüş bulunuyordu. Öğrencisinin de karşısındaki tabureye oturmasını istedi. Cümbüşle iyice konsantre olmuş, huşu içerisinde “açmam açamam, söyleyemem, çünkü çok derin”¦” adlı Türk Sanat Müziği eserini seslendiriyordu. Bir süre sonra öğrencisine kendisine eşlik etmesini istedi. Öğrenci ilk kez bir Türk Sanat Müziği eseri ile karşılaşıyordu, boynunu bükmekle yetindi. Öğrencisinin müzikle olan ilgisizliğini görünce bir süre sonra son verdi müziğe. Yerde duran büyük boyutlu afişlere yönelmişti bu kez. Afişler öğrencinin daha çok ilgisini çekmiş ve sormuştu “bu kadar kalın yazıları nasıl bir kalemle yazıyorsunuz?” Bu soru hoşuna gitmişti anlatmaya başladı nasıl ve hangi kalemle yazdığını. Kalemin adının “Graphos kalem” olduğunu söyledi. Öğrencisi ilk kez duyuyordu bu ismi telaffuz dahi edemiyordu. Bir süre sonra Graphos kalemi öğrencisinin eline tutuşturup yazmasını istedi. Öğrencisi onu şaşırtacak derecede bir yatkınlık göstermişti. Bu onun çok hoşuna gitti ve başladı yazı yazma sanatı ile ilgili bilgileri sıralamaya. Bir süre sonra kalemin ucunun değiştirilmesi gerekiyordu, öğrenci bunu bir türlü beceremiyordu, bunu da göstermiş ve bol bol egzersiz yapmasını da tembih etmişti.


Mamak Muhabere Okulu’nun nizamiyesinde yedek subay olarak askerlik yapacak olanlar için sınıf belirleme sınavı yapılıyordu. O da ne? Sınava girecekler arasında Nihat Boydaş’ta vardı. O gün öğretmen-öğrenci ilişkisinin arkadaş ilişkisine dönüşümünün ilk günüydü. Büyük bir sevinçle kucaklaştılar. Daha sonra sınava girdiler, çıkınca buluşalım diye sözleştiler. Kuralarının aynı yere çıkmasını arzuluyorlardı, olmadı başka başka yerleri düştüler. Askerlik süresince de haber alamadılar birbirlerinden. Askerlik dönüşü eski görevlerine döndüler. Bu arada Nihat Boydaş doktorasını tamamlamış Ankara’da bir lisede göreve başlamıştı. Kapısının üzerinde Dr. Unvanı olan tek öğretmendi, bu yüzden çok dikkat çekiyordu. Çok geçmeden hızlı bir biçimde akademik kariyerini tamamlamayarak Prof. Dr.Nihat Boşdaş’tı artık.


Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığını yürütüyordu. Aynen lise öğretmenliğinde olduğu gibi Üniversite de öğrencileri ile sıcak ve yakın bir ilişki kurmanın en güzel örneklerini sergiliyordu. Oldukça geniş bir odası vardı, her branştan öğrencilerle dolup taşıyordu. Eski öğrencileri de zaman zaman ziyaretine gidiyorlardı.


Bir seferinde eski öğrencilerinden birisi kendisini ziyarete gitmişti, her zamanki gibi odası yeni öğrencilerle doluydu, eski öğrencisini yeni öğrencilerine tanıştırırken şöyle bir ifade kullanmıştı. “Bu gördüğünüz benim otuz yıl önceki öğrencim, ama şimdi o mu benim öğrencim, yoksa ben mi onun öğrencisiyim bir türlü kestiremiyorum.” Bu ifade eski öğrencisi tarafından da, yeni öğrencileri tarafından da büyük hayranlık duygusuyla karşılanıyordu. Bu sözler gerçek bir öğretmenin büyük tevazusunun ender görülen örneklerinden birisiydi. Hocayı hoca yapan sihirli bir ifadeden başka bir şey değildi. Bu felsefi yaklaşım eski öğrenci ile yeni öğrenciler arasında da bir bağın kurulmasına olanak sağlıyordu.


Yıllar önce Bitlis Lisesi’nde her alanda meslektaşlarını kıskandıracak boyutta bir performans sergileyen Hoca, bu kez alanının en tepe noktasında ustaların ustası olarak aynı performansı bilimle harmanlayarak öğrencilerinin beyinlerine aktarıyordu.


Onun en büyük özelliklerinden birisi de vefalılığıydı. Kendi Hocası için düzenlemiş olduğu anma programında akıttığı gözyaşları, insani özelliklerini doruklara taşıyordu”¦


Ne mutlu O’nun öğrencisi olabilenlere”¦

HOCA, DOST ARKADAŞ Prof.Dr.NİHAT BOYDAŞ II

BİTLİS KALESİ KAZI BULUNTULARI


Dr.Gülsen BAŞ geçen sayıdan devam”¦



Kiremit tonlarında hamurla yapılan bir grup tabak dibi üzerinde beyaz astar üzerine hızlı fırça darbeleriyle acele şekilde işlenmiş ve bu bakımdan acemi bir süsleme tekniğine işaret eden uygulamalar mevcuttur. Bu örnekleri yerel üretime işaret eden taşra uygulamaları olarak nitelendirmek mümkündür. Ancak üretim yerleri konusunda şimdilik kesin sonuçlara ulaşılamamıştır.


2005 yılı buluntuları içinde bir grup fincan ve kase dibi benzer özellikleriyle dikkat çekmektedir. Beyaz devetüyü ve kiremit tonlarında hamurdan yapılan küçük boyuttaki dip parçaları ince cidarlı halka dipli örneklerdir. Örneklerin tamamında beyaz zemin üzerinde dibin merkez kısmında farklı motiflere yer verilmiştir. Bunlardan bazılarının birbirini tekrar ettiği gözlenmektedir. Basit çiçek motifleri ile dörtlü palmetler kullanılan süslemeler arasında yer almaktadır.


2005 yılı buluntuları arasındaki bir dip parçası, stilize insan başının yer verildiği motif düzeni ile dikkat çekmektedir. Beyazımsı hamurdan yapılan parça üzerinde beyaz zemin üzerinde mavi, kırmızı ve koyu yeşil tonlarda soyut bitkisel düzenlemeler işlenmiştir. Bunlar arasında kabın kırık kesimine yakın bölümlerde stilize bir insan başı dikkat çekmektedir. Şeffaf sırla kaplandığı anlaşılan parçada mat bir görünüme sahip sır, fırınlama ve toprak altında kalış ortamına bağlı olarak çatlamış ve kimyasal bozulmalara uğramıştır.


Anadolu Türk sanatında insan figürlü çini ve seramikler Selçuklu çağı sanatında yoğundur. Özellikle Konya Alaeddin Köşkü ve Kubudabad sarayında kullanılan çinilerde insan figürü yoğun bir çeşitlilikle kullanılmıştır.


Ahlat kazılarında da insan figürüne yer verilen seramik buluntular mevcuttur. Bitlis’te, Türk sanatında görmeye alışkın olduğumuz karakteristik özelliklerden uzaklaşmış stilize görünümü ile karşımıza çıkan örnek kullanılan renkler bakımından genelde figürlü süslemelerin kullanıldığı minai tekniğini anımsatan renkleriyle ilgi çekmektedir.


Sırlı seramikler içinde bir grubu mimari üzerinde kullanılan sırlı tuğla ve çini levha parçaları meydana getirmektedir. Sırlı tuğlalar firuze tek renkli parçalardır. Selçuklu çağı mimarisinde sevilerek kullanılan sırlı tuğlalarda olduğu gibi Bitlis Kalesi’nde bulunan tuğlaların da dar ve uzun yüzeyi arada astar kullanılmadan tek renk firuze sırla kaplanmıştır. Ancak bu tarz süslemelerin Selçuklu çağındaki yoğunluğuna dayanarak bu tuğlaları o döneme tarihlendirmek ya da benzeri bir tarihlendirmede bulunmak güçtür. Bu durum, Selçuklu geleneğini. Özellikle mimari süsleme söz konusu olduğunda geç dönemlere kadar muhafazakar bir üslupla devam ettiren Bitlis’te tarihlendirme konusunda bazı zorluklar çıkarmaktadır. Dağınık


şekilde bulunan sırlı tuğlu parçaların mimari üzerindeki kullanım şekline yönelik herhangi bir ipucu şu an için söz konusu değildir.


2004 yılı buluntuları arasında yer alan ve toprak altında bazı kimyasal bozulmalara uğrayan iki levha parçası beyaz hamurdan 1.2 cm ile 1.5 cm arasında değişen kalınlıklara sahiptir. Yüzeylerine beyaz zemin üzerine kabarık siyah konturlarla yaprak ve çiçeklerden meydana gelen bitkisel düzenlemeler işlenmiştir. 2005 yılına ait ve kısmen daha sağlam durumdaki bir parçadan bu tür çinilerin teknik ve renk düzenleri hakkında daha detaylı bilgi edinmemiz mümkün olmaktadır.


Sınırsız seramikler tabak, çanak, bardak, testi ve küplerden meydana gelmektedir.. Parçalar çoğunlukla dip ya da ağız kenarları olarak günümüze ulaşmıştır. 2005 yılında ele geçen tüme yakın küp ve çanaklar tamamlanmıştır. Genelde kırmızı, kahve, devetüyü tonlarında hamurun kullanıldığı seramiklerde katkı maddeleri, bunların kullanım yoğunluğu, fırınlama özellikleri hamurun, kabın ve süslemenin kalitesini etkileyen başlıca etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu etkenlere göre bazı hamurlar az ve çok gözenekli sık veya gevşek dokuludur.


Sırsız seramiklerin büyük bir bölümü çömlekçi işi olarak da tabir edilen kaba işçilikli uygulamalardır. Örneklerin büyük bölümü çarkta şekillendirilmiştir. Bunun yanında kulpların ve testilerin enzik bölümlerinin elde şekillendirildikten sonra gövdeye eklendiği anlaşılmaktadır.


Sırsız seramiklerde süsleme tek şekilde kullanılmıştır. Hamur yaşken biçimlendirme aşamasında yapılan bu süslemeler küp ve testilerin ağız kenarları ve gövde parçalarında farklı şekilleriyle karşımıza çıkmaktadır. Uygulanış şekli bakımından barbutin ve rölyef tekniğini anımsatan süslemelerde elle ya da bir alet yardımıyla basılarak “S” kıvrımları, dalgalı zikzaklar, örgü motifleri yatay kuşaklar halinde oluşturulmuştur.


Bazı testi ağızlarında astar boyama ile sade bir hareketlilik sağlanmıştır. Astarın işlevsel niteliğinin dışında süsleme amaçlı kullanımına işaret eden bu örneklerde testilerin dış yüzeyi açık ton astarla şerit biçiminde bezenmiştir.


Küpler içinde tüme yakın ele geçen düz dipli, şişkin yumurta gövdeli bir testi parçası, dış yüzeyinin bir bölümünün yeşil sırla boyanması bakımından dikkat çekmektedir. Yarı mamul olarak nitelendirebileceğimiz bu parça, Bitlis’te çini ve seramik üretimi yapılmış olması ihtimalini gündeme getirmektedir. Bu tür tamamlanmamış parçalar genelde bulunduğu yerde üretimin yapıldığı yolunda önemli ipuçlarından biri olarak değerlendirilmektedir.


devam edecek”¦

BİTLİS KALESİ KAZI BULUNTULARI

AZERBAYCAN OLAYLARI 1918-1922


Nazan SEZGİN


KASTAŞ yayınevinin 1990 yılında yayınladığı bir kitap elime geçti.Leonard Hartıll adlı bir yazarın 1928 yılında Amerikada basılmış kitabını Türkçeye tarihçi Dr. Sipahi Çataltepe çevirmiş.. Yazar Hartıll kitabını Ermenistanda Tarım Üretme çiftliği kurarken 2 yıl birlikte çalıştığı Ohannes Apresyan’ın anlattıklarına göre ve onun ağzından yazmış.. Apresyan Yüksek Ziraat Mektebinde öğrenci iken 1914 te çarlık Ordusunda askere alınmış ve yüzbaşılığa kadar yükselen bir Azerbaycan Ermenisi imiş. Hankendi’den varlıklı bir çiftçinin oğlu . Suşada Azeri çocuklarıyla birlikte okula gitmiş, çiftlikte ırgatları Türkmüş. Bulundukları coğrafyada Türkler çoğunluk Ermeniler azınlıkmış. Türkler küçük çiftçi, göçebe çoban , şehirli ve kültürlü Türk olmak üzere üç çeşitmiş. Genellikle Ermeni köylüleri gibi onlarda fakirmiş. Bütün menfi propagandalara rağmen Azerileri severmiş. Askere alındığında Polonya/ Almanya sınırına gönderilmiş. Rusyada ihtilal patlayıp çarlık Ordusu dağılmaya başlayınca güç bela Kafkasyaya dönebilmiş. Çoğunluğu Ermeni, subayları Rus olan yeni bir alaya verilmiş. Rus Ordusu ihtilal nedeniyle kendiliğinden çözülüp çekilmeye başlayınca Osmanlı Ordusu Kafkasyayı işgale başlamış. Türkler Baküya hatta Tebrize kadar ulaşmış. Bu olaylar bizim türkülerimize de yansımıştır ; Kafkas Dağlarında Çiçekler Açar/ Altın Güneş Vurmuş Sırmalar Saçar/ Bozulmuş Moskof Yel Gibi Kaçar… Gerisini hatırlamıyorum , çocukken yaşlılardan dinlemiştim. Şimdi bu türkü İzmirin Dağlarında çiçekler açar…. şeklinde çalınıp söylenmekte. Bu arada kendi gibi varlıklı bir ailenin kızıyla evlenmiş olan Ohannes, Türklere esir düşmüş ve ganimet cephaneyi Erzuruma taşımakla görevli esirler arasına alınmış. Aklı karısını bulmakta olduğu için kaçmış. Esir düşüp angaryaya koşulduğu, kötü muamele de gördüğü halde Türkler aleyhinde konuşmamış, hatta köylü Türk askerlerini gizli bir takdirle anmış,kendi aralarında iyi kalbli ve sakin bu insanların atalarından gelen gelenekleriyle nasıl müthiş bir hırsla savaştığın bildiğini yazmış. . Büyük badireler atlatan Ohannes , Arap Asıllı bir Osmanlı subayı sayesinde ölümden kurtulup karısını bulmuş. Maalesef Mondros Mütarekesi ile Türk Ordusu geri çekilince Taşnak çeteleri yeniden faaliyete geçmiş . Kars tekrar düşmüş. Sınır bölgelerindeki Türk ve müslüman köyleri kazınmış. Yazar Taşnakların yaptıkları karşısında hasta olduğunu söylemiş.Savaşta insanların ya canavar ya da aziz olduğundan bahsetmiş.Bu evrensel bir kuraldır. Bulduğu üç küçük kız çocuğunu Karstaki Amerikalıların yetimhanesine göndermiş. Ohannes, Taşnakların asıl faaliyet alanını Anadoluda bulduğunu, Anadoludaki Amerikan,Alman,Fıransız Kolejlerinin kültür kuluplerinin Taşnaklar için kontrol dışı bir sığınak gibi olduğunu yazmakta. İfadesinden ne Taşnakları, ve ne beyaz ne de bolşevik Rusları hiç sevmediği anlaşılıyor. Ruslar Ermenileri cahil ve köylü ve doğulu bulup dansları , müzikleri ve kıyafetleri ile alay edermiş.Şalvarlı Rus, toprakla alınıp satılan serf olduğunu ne de çabuk unutmuş!. Osmanlı Ermenilerinden Katolik olanlarında Gıregoryen Ermenileri küçümsediği, hatta aralarında evlenmelerin bile çok zor olduğu da bilinen bir gerçek.Ohannes’in Kafkasya Ermenileri hakkında anlattıkları şaşırtıcı, harabelere bakılırsa evleri binlerce yıl öncesindeki gibiymiş, bir odadan ibaret tek katlı evler, ortada toprağa gömülü ve içinde ancak yemek pişerken tezek yakılan bir çukur, kışın hayvanlarla beraber o izbede barınan bitlenmiş insanlar ,yere serilen yataklar ve damda dumanın çıktığı bir delik. Pencere yok .Pislik ve sefalet içinde bir hayat..Ohannes kendi anlatıyor,ben de aktarıyorum, özetle tabii. Hani bunlar mimardı? Balyan ,Malyan …..Ermeniler olmasaydı biz göçebeler başımızı sokacak dam bulamazdık falan, filan….!


Bu izbe evlerde kurt ulumalarının köpek havlamalarına karıştığı uzun kış gecelerinde çocuklara Türklerin ve müslümanların ne kadar korkulacak insanlar olduklarına dair ” hekat”lar anlatılırmış.Kafkasyanın geçmişte Abbasilerle Hazarlar, ,Gürcülerle Türkmenler arasında savaşlara tanık olduğu düşünüldüğünde buna da şaşmayalım.Cahil ve kindar sözde din adamlarının da katkısı da unutulmamalı.


Ya yenip içilenler? Yazar, insanların gün ağarırken kalkıp bir dilim ekmekle bir bardak votka içip tarlaya çalışmaya gittiğini , saat 8 e doğru ekmek ve suyla kahvaltı ettiğini , öğleni peynir ekmekle geçiştirdiklerini, akşam bir toprak çömlek etrafında toplanan ev halkının elleriyle bu kaba daldıklarını yazmakta. Biz olmasaydık bunlar (yani biz), aç kalırdı diyen Ermenileri yücelten kaynakları hatırlıyorum,ister istemez gülüyorum. Kadınların düşük bir sosyal durumda olup çocuklarıyla yemek yediği (belli ki çileli köylü kadınları) , dünyaya kapalı Ermeni köylerinde,herkesin tamir işinden anladığı, erkeklerin kendi evini yaptığı,izbe evlerin ya yontma taştan ya da kerpiçten, yerine göre tabii, olduğu anlatılmakta.Tırahom Ermeni köylüleri arasında yaygınmış. O şartlarda başka illetlerde mutlaka vardı..Anlaşılan Türkiye Ermenileri, içlerinde bugün de fakirleri olmakla birlikte Kafkasya Ermenilerine göre refah içinde yaşamışlar ve dünyaya açılmışlar ama rahat onları rahatsız etmiş olsa gerek. Amasyada, Merzifonda ,Kayseride, pek çok yerde Ermeniler herhalde tek odalı izbede yaşamıyordu. İzmirde Balyozoğlu konağı(şimdi olmayan Karataş Ortaokulu), devam edecek”¦

AZERBAYCAN OLAYLARI 1918-1922

MUTLULUK!..

Dr.Sadık ÖZEN
Sizce mutluluk nedir, bana tarif eder misiniz? Nasıl yakalarsınız onu, ona nasıl erişebilirsiniz?


Para mıdır, pul mudur mutluluk, çok kazanmak, zengin olmak mı? Şalelerde, köşklerde yaşayarak hava atmak, bir taraftan da halkçılık edebiyatı yapmak mı? Menşeine ve başkalarının hakkına aldırış etmeden yedi sülalene yetecek bir servetin sahibi olmaya çalışmak mıdır mutluluk? Yoksa eline geçen fırsatları değerlendirip, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan ve hiç durmadan seyahat ederek, ekmek elden su gölden dünyanın dört bir yanını dolaşmak mı?


Siyaset yapmak mıdır mutluluk, lider olup kafanda kurduğun hayalleri gerçekleştirmek ve tek adam olmak mı? Başkalarına emirler vermek, yetkilerine dayanıp senin gibi düşünmeyenleri ezmek, hakkını aramaya çalışanları huzurdan kovmak mı?


Senin için, şöhret olmak mıdır mutluluk, olmayacak yeni senaryolar üretip, gerçek sanatçılar yerine etrafına figüranları toplayıp oynatmak mı? Ve de beslediğin yalakalara ziyafetler çekip kendini alkışlattırmak mı?


Kolay değil bu sorulara gerçek yanıtlar vermek. Bunlara çoğunlukla “Hayır” denileceğini düşünüyorum kendimce. Tabii “Evet” diyenler de olabilecektir aralarında. Ama görünüşe bakılırsa, sözde hayır diyenler arasında, içlerinden evet diyeceklerin çıkacağı kesindir. Zira gözlerini hırs büyüyen insanların sayıları gittikçe çoğalıyor ülkemizde. Mutluluğu böyle görenler için söylenecek fazla bir şey yok aslında.


Herkese göre değişir mutluluğun tarifi. Kimileri çok küçük şeylerle mutlu olurlar, kimileri de dünyalara sahip olsalar bile mutluluğu bulamazlar.


Bazen bir milli piyango biletine çıkan büyük ikramiye, ya da süper lotoda 6’yı tutturmak mutlu eder insanları.


Kimileri başkalarına eziyet ederek mutlu olmaya çalışırlar, kimileri de karıncayı bile incitmemekten mutlu olurlar.


Çok göreceli bir kavramdır mutluluk. En çok kullanılan ve dilekte bulunulan sözcüktür. Bunun yanında en zor ulaşılabilinen beklenti. Erişildiği sanılan, ama adlanılmış olunan ve bunun çok sonraları farkına varılabilen bir kavram.


Bazen bir kuşun ötüşünde, bazen bir ağacın dalında, bir derenin şırıltısında, denizin maviliğinde, kartopu oynarken veya kayak yaparken yakalar insanlar mutluluğu. Bazen Erciyes’in yarlarında çıkar karşınıza, bazen Van Gölü’nün kıyısında, bazen de Nemrut Dağı’nın tepesinde. Küçük bir rastlantı, büyük bir başarı kadar mutlu edebilir insanları.


Bazense cinsellikte aranır mutluluk. Bazen pahalı bir hediye, bazen de tatlı bir vaat, hatta söylenen bir yalan.


Bana göre sevgidir mutluluğun kaynağı. Sevmek ve sevilmek. Bir dokunuş, bir bakış, sıcak bir söz, küçük bir armağan, bir kır çiçeği, bir telefon, bir ileti, bir anımsanma.


Bundan tam 30 yıl önceydi. Bir bayan gelmişti muayeneye. Yanında 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Ben annesini dinlerken, bu küçük kızın bakışları çekti dikkatimi. Öyle güzel bakıyordu ve öyle bir pırıltı vardı ki mavi gözlerinde. İlgilenmek istedim ve kendisine birkaç kısa soru yönelttim. Beni yanıtlamadı. Annesi araya girerek onun sağır-dilsiz olduğunu söyledi. Çok üzüldüm, ama belli etmek istemedim ve ilgimi daha da artırdım.


O anda, hiç beklemediğim bir anda “Mutluluk” çıkıvermişti karşıma. Mutluluk o şirin kızın bakışlarındaki pırıltıda okunuyordu. Sağır-dilsiz oluşu bile mutluluğunu bozmaya yetmemişti onun. Mutluluğu her tarif etmek istediğimde, hep o kızın bakışlarını anımsarım. Mutluluk onun gözlerindeki pırıltıydı.


Babası öğretmendi. Ne yazık ki o güne kadar, kızlarının eğitimi için hiç bir girişimde bulunmamışlardı. İlgilendim, yardımcı oldum ve daha yakın bir yerde kontenjan olmadığı için Diyarbakır Sağır-Dilsizler Okulu’na gitmesini sağladım. Bu da benim mutluluğum oldu.


İnşallah gözlerindeki o pırıltı bozulmamıştır. Bir gün onunla karşılaşabilir miyiz diye bekliyorum. Kim bilir, belki bir gün bu yazımı okur da gelir yanıma.


Mutluluk dileklerimle”¦


21 Şubat 2010

MUTLULUK!..

AZRAİL İLE RANDEVULARIM!..III

Çok zor koşullarda bitirdiğim liseden sonra, okuyabileceğimden umudu kalmamıştı babamın. Bu yüzden de o yıl üniversite sınavlarına girememiştim. Akranlarımdan da üniversiteye girebilen hemen hemen kimse yoktu. O yıllarda Ahlat’ta bizim yaşımızdaki gençlerin yapabilecekleri başka hiçbir iş de yoktu. Arkadaşlarımın çoğu zamanlarını Halid’in kahvesinde oyun oynayarak geçiriyorlardı. Günün geç saatlerinde bu oyunlar küçük ölçüde kumara dönüşüyordu. Benim ise ne oyunla ne de kumarla bir ilgim söz konusu değildi. Bu yüzden babamın boş dükkanlarından birini kendime atölye yapmış burada tabelacılık yapıyordum.


Ağır kış koşulları gelip çatmıştı, her yer karla kaplanmıştı. Artık dükkanda çalışmak da mümkün değildi. Tam da bu sıralarda İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü öğretmeni olmayan okullara lise mezunlarından vekil öğretmenler atama uygulamasına başlamıştı.


Oldukça fazla köy öğretmensizdi. Oldukça da lise mezunu arkadaşlarımız vardı. Milli Eğitim Müdürlüğü sırasıyla bizleri değişik okullara verdi. Buna göre; Süleyman Çiçekçioğlu, Ovakışla, Cengiz Çiroğlu, Kırıkkaya, Coşkun Önder, Alakır, ben Bucukaya’ya öğretmen vekilliği yapmak üzere görevlendirilmiştik. Bu sırada, Orhan Sevimli de Dilburnu köyünde asil öğretmen olarak görev yapmaktaydı. Hepimiz akran ve arkadaştık, bu nedenle hafta sonlarını birlikte geçiriyorduk, zira mesafeler çok yakındı, en fazla bir saat içinde bir araya gelebiliyorduk.


Öğrencilik yıllarından yeni çıkmış ve para kazanmaya başlamıştık. Kendimize güvenimiz gelmişti, sıkça bir araya gelmekten büyük keyif alıyorduk.


Hafta sonlarında hava koşullarına ve duruma göre en uygun olan yerde bir araya geliyor, yemekler yapıyor, güle oynaya güzel anlar yaşıyorduk. Günümüz koşulları ile kıyaslandığında tahmin edilemeyecek kadar olanaksızlıklar içinde mutlu tablolar ortaya koyabiliyorduk. Radyonun, televizyonun, cep telefonu bir yana normal bir telefonun, elektriğin, suyun, alışveriş merkezinin olmadığı bir ortamda”¦.


Süleyman Çiçekçioğlu, bizlere göre daha iyi olanaklara sahipti. Babası, ünlü Mahmut Hoca, İlçe Milli Eğitim Müdürü’ydü. Süleyman’ı biraz şimartmış olmalı ki her isteğini yerine getiriyordu. Süleyman, biraz hercai olduğu için hemen hemen her şeye merak sarıyordu. O günlerde bir av tüfeği edinmeyi kafasına koymuş ve dayanılmaz ısrarları sonucunda bu tür olaylara son derece karşı olan babasını ikna etmeyi başarmıştı. Silahı omzuna takıp dolaşmaktan büyük keyif alıyordu.


Gene babasını ikna ederek bir bisiklet almıştı. Yeni bisikleti ile gezmekten büyük haz duyuyordu. Zira o tarihlerde koca Ahlat’ta topu topu 4 ya da 5 bisiklet vardı. Bunlardan biri Salih Hoca’nın –Onur Akın’ın babası- biri Ziya Hoca’nın, biri Kalaycı Ahmet’in bir de İkikubbeli ismini hatırlayamadığım bir hemşehrimizin. Bu nedenle Süleyman’ın havasından geçilmişordu. Ahlat’tan Ovakışla’ya bisikletle gidiyor, bizleri de bisiklet almaya teşvik ediyordu. Ne var ki o tarihte hiçbirimizin böyle lüks bir harcama için ekonomik gücümüz yoktu.


Ziya Hoca arada bir bisikletini bana verirdi binmek için. Süleyman’ın ısrarlarına dayanamayarak Ziya Hoca’nın iznini almadan birlikte Ovakışla’ya doğru yola çıktık. Her şey çok iyi gidiyordu, zevkten dört köşeydik, Kırklar Mahallesini daha sonra Garmuç Çayı’nı geçtik. Buradan itibaren yol bisikletin gidemeyeceği ölçüde çamurlu olduğu icin tarlalardan gitmeye başlamıştık. İlkbahar aylarıydı ve kar yeni katlığı için toprak kabarmıştı. Birkaç metre gitmeden yumuşak toprak bisikletin lastik tekerleğine macun gibi yapışmaya başladı ve yapışan topraklar lastik ile çamurluk arasını doldurduğundan lastik artık dönmez olmuştu. Çaresiz kalmış hiçbir çözüm yolu bulamamıştık. Bisiklet ile gitmenin keyfini yaşamak isterken Ovakışla’ya kadar bisikletleri sırtımızda taşımaktan bitkin hale gelmiştik. Bir daha mı bisikletle gitmek”¦ tövbe etmiştik.


Bir Cumartesi günü Süleyman erkenden gelmişti, birlikte Dilburnu Köyü’ne Orhan Sevimli’nin yanına gidecektik. Cengiz Çiroğlu ve Coşkun Önder’de oraya geleceklerdi. Süleyman av tüfeğini yeni aldığı için sağını solunu kurcalayarak tanımaya çalışıyordu. Yolda giderken domuz, ayı ya da kurt çıkarsa kendini korumak için planlar yapıyordu, bunun için domuz mermisi de almıştı. Tüfeği fazla kurcalayınca ben de onu uyarmaya çalışıyordum. “Aman dikkat et, sakın mermi doldurma, bana doğru tutma” gibi sözlerle dikkatli olmasını istiyordum.


Benim oldum olası silah ve benzeri şeylerle hiç ilgim olmadı. Ancak Süleyman öylesine kendini kaptırmıştı ki ben de ister istemez yanında onu ilgiyle izliyordum. Arada bir de soruyordum “içinde mermi var mı?” Süleyman da her seferinde içinde mermi olmadığını söylüyordu.

Burcukaya İlkokulu’nun öğretmen lojmanındaki odada kulakları patlatırcasına şiddetli bir patlama ile irkildik. Hemen yanı başımızdaki duvarda kocaman bir delik açılmış, toz, duman ve barut kokusu birbirine karışmıştı. İkimiz birden donakalmıştık, Süleyman’ın rengi kireç gibi olmuş, boş boş gözlerime bakıyordu, Ben ise ne halde olduğumu bilemiyorum. Çünkü Süleyman’ın av tüfeğinin domuz mermisi benim kolum ile belim arasından geçerek duvara saplanmıştı. Bu benim Burcukaya’da Azrail ile olan ilk randevumdu. İki kere daha yolumuz kesişecek, önümüzdeki sayılarda.. AZRAİL İLE RANDEVULARIM!..III

İNTERNET Mİ BASILI KAYNAKLAR MI?..


Öner CİRAVOĞLU


Önce konunun zorluğunu belirtmeliyim. Zordur bir yazarlar sözlüğü hazırlamak. İçinden çıkılmaz binlerce ayrıntı, tekrar basımlara yazarın ekleyip çıkardıkları, toplu basımlar, özel basımlar”¦ Kazanılan ödüller”¦ Bir de özellikle kütüphane kayıtlarının tartışmalı olduğu dönemlerdeki veriler”¦


Tüm bunlara yazım yanlışları da eklenince çalışmanızın bıktırıcı kıyılara vurması kaçınılmaz olur.


Öte yandan her yazar sözlüğü basıldığı anda eskimeye yazgılıdır. Ertesi gün bir yazar sonsuz uykusuna varmıştır ya da yeni bir yapıt eklenmektedir yazarın künyesine”¦ Tüm bunlar elinizdeki sözlüğe işlenecektir. Ölenler için parantezin kapanması hüzün vericidir Behçet Necatigil’in söylediği gibi”¦


Yeni yapıtlar, ödüller için yer açmak kıvanç verir hazırlayana”¦


Ama yine de zordur bu işle uğraşmak. Bir yazarın önemsenen bir verimini unutursunuz ve kıyamet kopar”¦ Yeni bir yazar hızla adını duyurmaya başlamıştır sözlüğünüz ona yetişemez”¦


Hikmet Altınkaynak işte böylesi zor bir uğraşa girişti yakın dönemde. Türk Edebiyatında Şairler ve Yazarlar Sözlüğü’nün ilk basımındaki kimi eksiklikleri Konur Ertop Cumhuriyet Kitap’ta sıraladı. Örneğin Bülent Ecevit’e ayrılan bölüm ¾ sütun olmasına karşılık, Edip Cansever’e ayrılan bölümün tek sütunda kalması yadırgandı. Kimi kaynakların alıntılanırken yazım yanlışlıklarıyla aktarılmasına dikkat çekildi. Bunların birçoğunun ikinci basımda Nurullah Can’ın Virgül dergisinde de not ettiği biçimde düzeltildiğini görüyoruz.


Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayıncılık’ın hazırlattığı Tanzimat’tan bu yana edebiyatımızın değerlerinin yer aldığı iki ciltlik çalışmanın yenilenmekte olduğu bugünlerde böylesi başvuru kitaplarının ne denli önemli olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekiyor.


“Ee, internet var, Google var!” seslerini duyar gibiyim.


Tam da bu nedenle bir yazıyla anımsatmak istedim: Artık ansiklopedilere, sözlüklere dönme zamanımız geldi. Hurdacılara kiloyla verdiğimiz dizi dizi ansiklopedileri yeniden edinmenin tam sırası.


Çünkü internette yer alan çoğu bilgi tartışmalıdır. Doğruların yanında son derece yanıltıcı bilgilerle karşılaşıyoruz günden güne. Ben kendi payıma örneğin Bernard Shaw’un, Oscar Wilde’nin doğum ölüm tarihlerini Ana Biritanica’dan kontrol ediyorum, Cevat Fehmi Başkut’un, Sabiha Sertel’in bilgilerini ise elimdeki kaynaklardan, özellikle Hikmet Altınkaynak’tan (Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler Sözlüğü) öğrenmeye çalışıyorum.


Bunların yanı sıra Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü ile Şükran Kurdakul’un Şairler ve Yazarlar Sözlüğü de bir ölçüde yararlı oluyor. Ancak kapsama alanları o kadar dar ki, yeni kuşak yazarları bu sözlükte ara ki bulasın. Bir de İhsan Işık’ın çalışması var. Onun çalışması her ne kadar övgüler alıyorsa da yazarlığı kendinden menkul birçok şahsiyetin yer aldığı bu hantal çalışmaya bakmak pek içimden gelmiyor doğrusu”¦


O nedenle internet evet ama yazılı kaynaklar da mutlaka başvuralım diyorum.


Hikmet Altınkaynak ne de olsa “altın” bir kaynak”¦

İNTERNET Mİ BASILI KAYNAKLAR MI?..

ŞİİR DOSTLARI BULUŞMA NOKTASI

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.


Işığı gördüm, korktum.


Ağladım.


Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.


Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. ..
Ağladım.


Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.
Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…


İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu


öğrendim.


İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim.


Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…
Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak


Düşünmek olduğunu öğrendim.


Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.


Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…


Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayati tadacağını öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya …
Kalp durur …
Akıl unutur …
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur …
MEVLANA



AHLAT TOYLARI



Gelirler düğüne hatır davetle,


Yerler ,içerler güzel sohbetle,


Yorulsa da içimiz gamla ve dertle,


Güzel olur bizim Ahlat toyları.



Gelen karşılanır güler bir yüzle,


Sevgi muhabbet,güzel sözlerle,


Töremiz böyledir,izleriz bizde,


Güzel olur bizim Ahlat toyları.



Toyda güzel olur herse yemeği


Elde güzel olur çörek ekmeği


Erik hoşaf, ile sulu yemeği


Güzel olur bizim Ahlat toyları.



Çalınır çalgısı,defi,sazıyla,


Söylenir türküsü güzel sözüyle,


Oynarlar birlikte gelin kızıyla,


Güzel olur bizim Ahlat toyları..



Eyigün’ün sevgi dünyasıdır bu,


Söylesin türküsü,duasıdır bu,


Okunur mevlidi,çekerler hu hu,


Güzel olur bizim Ahlat toyları.



Merve Nur EYİGÜN


ULUER İ.Ö.O 8-B



ANLATAMIYORUM


Ağlasam sesimi duyar mısınız,


Mısralarımda;


Dokunabilir misiniz,


Gözyaşlarıma ellerinizle?


Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,


Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu


Bu derde düşmeden önce.


Bir yer var biliyorum;


Her şeyi söylemek mümkün;


Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;


Anlatamıyorum.


Orhan Veli KANIK

ŞİİR DOSTLARI BULUŞMA NOKTASI

SAĞLIĞINIZ ÖNEMLİDİR

SAĞLIĞINIZ İÇİN ÖNEMLİ TAVSİYELER


*Telefona SOL kulağınızla cevap verin.


*Günde 2(iki) kere kahve içmeyin.


*SOĞUK su ile hap almayın.


*19 ‘dan sonra YEMEK yemeyin.


*Tükettiğiniz YAĞLI gıdaların miktarını azaltın.


*Sabahları daha çok, akşamları ise daha az SU için.


*Cep telefonu BATARYA’ları ile mesafenizi uzak tutun.
*UZUN süre kulaklık takmayın.


*Gece 10 sabah 06, en ideal uyuma saatleridir


*Uyku öncesi İLAÇ aldıktan sonra hemen uzanmayın.
*Şarjınız SON çizgiye indiğinde, yani çok çok az bir şarz seviyesinde iken telefona cevap vermeyin, zira yaydığı radyasyon 1000 kat fazladır.


NEDEN HIZLA KİLO ALIRKEN YAVAŞ VERİYORUZ?


Bünye yağ kaybetmekten hoşlanmıyor. Genetik kodlarımız fazla yağı rezerv olarak, gelecekte olası durumlarda hayatta kalma garantisi olarak muhafaza ediyor. Biz yağ kaybetmeye devam ettikçe vücudumuz yağ kaybını önleyen tedbirleri birer birer devreye sokuyor. Diyet planlarının ilk haftalarında verilen kiloların çoğu su ve kas dokusu kaybıdır. Yağ kaybı başladığında kilo verme de yavaşlıyor. Çünkü biz kilo verdikçe durumunu tehlikede gören metabolizmamız hızını düşürüyor. Vücut kıtlık hali ile rejim yapma halimizi birbirinden ayırt edemediği için böyle davranıyor. Çünkü kıtlık milyonlarca yılın problemi, rejim ise son elli yılın icadı, bu nedenle yağlanma üzerine kodlanmış vücudumuz yağları koruma yolunu tercih ediyor..



ALZHEİMER İLE BUNAMA AYNI ŞEY Mİ?


Alzheimer bir hastalığın adıdır. Bunama ise tek bir hastalık değildir. Bilim insanları insanın zihinsel işlev alanlarından en az ikisinin bozulması, bu bozulmanın kötüleşme ifade etmesi ve günlük yaşamı etkileyecek kadar ağır bir düzeyde olması haline bunama diyorlar. Yani bunama bir tek fonksiyonla konulan bir tanı değildir. Eğer bir insanda belirgin bir unutkanlık hali sık sık tekrarlar, olayları karıştırmalar veya uydurmalar dikkati çekecek kadar belirginleşir, kelime bulma güçlüğü, anlama güçlüğü, konuşurken takılmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, yer ve zaman kavramlarında ayarsızlıklar, görsel algıda bozulmalar ortaya çıkarsa, kişilik değişiklikleri, içe kapanma, ilgi azalması sessizleşme veya çabuk sinirlenme, yanlış yorumlamalar, olmayan şeyleri görme veya duymalar, fiziksel hırçınlık, ve saldırganlıklar yaşıyorsa, takıntı veya tutturmalar, toplum içinde Uygursuz davranışlar içine giriyorsa en kısa zamanda bir tıbbi yardım alması gereği var demektir.


EGZERSİZ VE KOLESTEROL!..


Egzersizin iyi kolesterolü artırdığı biliniyor ama kötü kolesterolü azalttığı zannedildiği kadar başarılı değildir. Bununla beraber egzersizin kalp sağlığı üzerinde müthiş bir iyileştirici olduğu doğrudur. Çünkü özellikle açık havada yapılan egzersizler iyi kolesterolü yükseltip, trigliserini düşürerek kan basıncını, kan şekerini dengeleyip stresi boşaltarak, kanı inceltip oksijen kullanımını artırarak kalp hastalığı riskini düşürmektedir.


Egzersizin her türlüsü kalbe iyi gelmektedir. Ev işi, bahçe işi, alışveriş, gidiş geliş yada egzersiz, spor merkezlerinde yapılan aktiviteler hiç fark etmiyor. Özellikle açık hava egzersizleriyle birlikte yapılan güç ve direnç egzersizleri kalbe ilaç etkisi yapıyor.


YÜRÜMEK AMA NASIL?


Eğer amacımız kilo vermekse tempolu yürümemiz gerekiyor. Bilim insanları orta yaşlı sağlıklı birinin dakikada yüz adımın üzerinde adım atarak yapacağı 30-45 dakikalık sıkı ve tempolu bir yürüyüşle kilo kaybını hızlandırabilir, en azından kilo almayı önleyebilirler seklinde açıklamalarda bulundular. Genel olarak kilo vermek amacında olanların dakikada 120-140 adım civarında bir tempoyu tutturmaları öneriliyor.



DİKKAT!..


Kendinizi başkalarına anlatmayınız


Sizi seven kişinin buna ihtiyacı yoktur, sevmeyen de zaten inanmayacaktır”¦


Birisinin hayatında bir seçenek iseniz, onun sizin için bir seçenek olmasına izin vermeyin. İlişkileriniz en iyi dengeli olduğunda yürür.


Sabah uyandığınızda iki basit seçeneğiniz vardır. Tekrar uyuyup rüya görmek veya uyanıp rüyanızın peşinden koşmaktır”¦ Seçim sizindir”¦


Size değer verenleri ağlatırsınız, değer vermeyenler için siz ağlarsınız. Sizin için hiç ağlamayacaklara da değer verirsiniz. Bu hayatın gerçeğidir. Garip ama gerçek. Bir kez bunu anlarsanız, değiştirmek için geç olmadığını da bilmelisiniz.


Mutlu iken söz vermeyiniz, üzgünken de cevap vermeyiniz, hele öfkeliyken hiç karar vermeyiniz. İki kere düşünmeyi ve sonra doğru karar vermeyi alışkanlık haline getirmelisiniz”¦


Zaman nehir gibidir, aynı suya iki kere dokunamazsınız. Geçen su bir daha geçmeyecektir. Onun için hayatın her anını yaşamalısınız”¦

SAĞLIĞINIZ ÖNEMLİDİR

CELAL AĞABEYİN TAKMA DİŞLERİ…


Dr.Servet ZÜLFİKAR



Sizlere 1991 yılında henüz 55 yaşında kaybettiğimiz,anısı önünde saygıyla ve rahmetle eğildiğim saygıdeğer amcazadem Celal Zülfikar’ın İstanbul’da öğrencilik yıllarımda yaşanmış hoş,tatlı,ironik birbirine içiçe bağlı 2 güzel anısını nakledeceğim…
Celal ağabey;sert yüz ifadeli,durgun görünüşlü,asabi mizaçlı bir adamdı.İstanbul’un çetin yaşam koşulları,acımasız insan ilişkileri,mesleğinin (sıhhi tesisatçılık) getirmiş olduğu türlü zorluklar onu çoğu zaman öfkeli kılıyordu.


Celal ağabeyim, 52 yaşındaki bu amcaoğlun seni şu an daha da iyi anlayabiliyor,Allah senin temiz ruhuna binlerce kez rahmet etsin,mekanın cennet olsun…
Tanıyanların da bildiği gibi çok temiz bir kalbi vardı.Ancak bazen onu öfke seline sürükleyen yaşı bizden büyük amcalarımız,ağabeylerimiz de hiç eksik olmazdı,şakalarının ardından gönlünü de almasını iyi bilirlerdi.Yaşlı anne ve babasıyla yaşarken bir gün hayata erken bir yaş ta veda etti…


1982 yazında,fakültenin son sınıfında, son stajımızdayız.Protez dalındaki bu stajım da oldukça kalabalık bir grup oluşturuyorduk. Ağustos ayına denk geldiğimiz için ara ki hasta bulasın. Staj grubuma soruyorum:
-Arkadaşlar, Allah aşkına bu kışın fakülte koridorlarını dolduran o hasta kalabalığı nerede yahu…
Hasta bulabilmek o an da hepimiz için büyük bir sorun haline gelmişti.


Sonuçta 1. hastayı fakülte verdi,2.hastayı Laz’ların kahvesinden tüm masraflarını cebimden


karşılama sözünü vererek buldum.Ama 3. ve son hastayı bir türlü bulamıyordum.2 günümü uykusuz geçirdim,durum çok ciddi idi.Zira stajı eksiksiz tamamlayıp mezun olmam gerekiyordu.


Sonunda imdadıma sevgili Annem yetişiyordu her zaman olduğu gibi…


-Oğıl ya meni götür,ya de Celal’i ,geçen geldığınde ağzındeki dişlerından şikayet edeydi…dedi.Bu müthiş bir öneri idi,aklınla bin yaşa anneciğim,deyip ellerine sarıldığımı hatırlıyorum…


Ancak nazlanan Celal ağabeyi ikna etmek,bu konudaki üstün yeteneğime rağmen oldukça zor olmuştu.Acemi oluşumu ve yoğun işlerini gerekçe gösteriyordu.Uzun pazarlıklar ve araya giren bazı hatırlı insanlar sayesinde ancak ertesi akşam ağabeyimizi yola getirebilmiştim.Onunla yaptığım pazarlık şu idi: ” İş bir haftayı geçmeyecek,para pul vermeyecek,hergün en fazla 2 saat zamanını bana verecek ve taksi tutarak fakülteye götürüp getirecektim…”
Artık nurtopu gibi bir 3. hastam olmuş ve portföyüm tamamlanmıştı…


Herşey yolunda gidiyordu,1 hafta sonunda 3 hastamın da işlerini kusursuz bir şekilde sonuçlandırmıştım.Sıra işlerin Hocaya beğendirilmesi ve teslimine kalmıştı. Kısacası notumuzu alacak, bilahare teorik sınavı da başarırsak okulu da bitirecektik Allahın izniyle…Bir gün önce de onu sıkı sıkı tembihlemiştim,bir sıkıntı olmasın diyerek…
– Aman Celal abe Hoce ne didise,iyiyem,rahatem hoş oldi diyesan ha…Notum kırılmesın,men senın dişının olabilecek sorunlerıni çözerem sakın merak etmiyesen… dedim… Hem istemezsen bu yaptoğumi kullenmezsın,nasılse eski dişlerın var…
– Dohtor,men sanki üşağem,gerekeni yaperem korhme …dedi.


Prof.Senih Hoca tek tek hastaları dolaşıp son kontrollerini ve nihai notlarımızı veriyor, herzamanki güleç,zarif edasıyla…


– Maşallah amcanızın dişleri çok güzel görünüyor,nasıl memnun ve rahatmısınız.? (Bu soruların çoğu formalite icabı idi, zira iyi veya kötü dişi Hocamız 20 metreden anlayabilecek deneyimdeydi.)
– Hocam inan allaha,2 gündür açım,bazı yerleri vuruyor ve çok acıtıyor..deyince, şaşkınlıktan gözlerim adeta yerinden fırlayacaktı…
– Yeğenin gereğini mutlaka yapar dedi,teşekkür edip gitti.Küçük not kırılmalarıyla sonuç fazla değişmeksizin 3 işim de kabul edilmişti.Mutluluktan uçuyordum, keyifliydim ama dışarı çıktığım da onu biraz kızdırmak istedim…


-Celal abe yaptoğun begendın,sen dan küserem,Hoce senın laflarından sonre işi kabul etmedi,sınıfte kaldım,menım 1 seneme maloldun…dedim.Ancak bir boynuma sarılışı vardı ki ,onu daha fazla üzemezdim.Birbirimize sarılı halde, katıla katıla gülerek ve daha sonra da kolkola girerek evlerimizin yolunu tuttuk…
Olayı meslek büyüğüm Dişhekimi Hüsamettin Bilgen ağabeyime de nakletmiştim.Epeyce güldükten sonra o da anlatmaya başladı..


. – Servet;bu senin başına gelen de bir şey mi… Celal ağabeyin senden önceki takma dişlerini tesadüf bu ya,1970 yılında seninki gibi (staj’da), hasta yokluğunda bila ücret ben yapmıştım. Aradan epeyce (yaklaşık 10 yıl) bir zaman geçmişti. Kulağıma iyi şeyler gelmiyor,aslında değişme zamanı da gelmiş olan dişlerinden memnun olmadığını dost meclislerinde sık sık sert üslupla dile getirdiğini duyuyordum.Haber yolladım, Topkapı-Kaleiçi’ndeki muayenehaneme davet ettim,geldi…Direkt olarak konuya girdim: – Celal abe sen menım yaptoğum dişlerden memnun değilmişsin, doğrimi?… – He Hüsam tahtoğun günden beri (tam 10 yıl) bi lokme yimağe hesretem… Çeküç getır oni burde kırecağem…

- Peki Celal abe san yenisıni yapem,ne diyesen?…- Sen bılırsen,ama şu an parem yohto… – San paresız yapecağem,bu kare lekeyi de silip atecağem…deyip işe başlar Büyük Üstad Hüsamettin Bilgen ağabeyimiz…Hemen oracıkta mesleğimizde dümen ölçü (uyduruk) diye tabir ettiğimiz sözde 1. ölçüleri alıverir ve hastamızın eski takma dişlerini de bu arada el çabukluğuyla ortadan bir güzel kaldırır...

– Tamam abe 2. ölçüye yarın gelecahsen unutme.. der,Hastamız eski dişlerini isteyerek kalkmak ister ama bir türlü bu dişler ortaya çıkmaz… – Celal abe sen yorulme men onleri sen gittohtan sonre kırecağem..
– Olurmi!… Onler menım hayatım,herşeyım,elım kolum gibi… der…


Peki madem bu kader önemliydi niye bu sitemleri,büyük lafleri ettın,meni sağde solde hake rezil rüsva ettin …deyip kızdırmak maksadıyla gerginliği epeyce tırmandırır.Ancak Celal ağabey’in mahzun halini,endişeli gözlerle bakışını ve büyük pişmanlığını da gören Doktorumuz eski dişlerini iade eder, birlikte kahkahaları bir güzel patlatıp sekreterin getirdiği kirtlame çayıne yumulurlar”¦

CELAL AĞABEYİN TAKMA DİŞLERİ...

MERHABA


Necat ÜLGEN



Sevgili okuyucularım,


Yüce yaradan biz kullarını Ehsen-ül Halikin (yaratılanların en iyisi) Eşrefil Mahlukat (yaratılanların en şereflisi) olarak yaratmıştır.


Ama ne yazık ki bunun yanında bir de egoizm gibi bir marazı da biz kullarına musallat etmiştir.


Evet egoizm, bencillik, enaniyet. Olsun bana olsun, benim olsun düşüncesi ile bu illet Dünya var olalı vardır. İlk insan olan Adem’in oğulları bu egoları yüzünden birbirlerini öldürmüştür. Bu illetin günümüzde de hızla yayılmakta olup çekilmez bir hal aldığını hep birlikte görüyoruz. Sosyal ve siyasal yaşamımızın her alanına girmiştir. Toplumun bütün katmanlarını kapsamı altına almış ve kavgaya dönüşmüştür. Kişileri aşmış artık kurumlar arası kavgaya dönüşmüştür.


Açıyoruz gazeteleri hep kavga, açıyoruz televizyonları hep kavga. Bize örnek olması gereken insanlara bakıyoruz uzlaşı kültürü yerine kavga kültürü sergilemeyi tercih ediyorlar. Öyle ki bazen izlerken dehşete düşüyoruz. Hiddetten yüzleri morarıyor, yüzleri kızarıyor, boyun damarları şişiyor, bağırırken açılan ağızlarda küçük dilleri görülüyor. Hayretler içinde izlerken dehşete düşüyor ve soruyoruz “bu kavga niye?” cevabı hazır. Ego, menfaat, bencillik. Bu kavga ben-sen diye kişisel başladı, biz-siz diye çoğullaştı, bizim mahalle-sizin mahalle, bizim parti-sizin parti diyerek uzadıkça uzadı, bakınız nerelere geldi. Hatırlıyorum gençliğimizde bizim mahalle diye-sizin mahalle diye, merkez mahalle diye daha sonra aşağı çarşı-yukarı çarşı diye sürdü gitti. Şimdi bakınız nerelere geldi, pala uzlaşı yok.


Siyaset de böyle ticaret de böyle, günlük hayat da böyle. Bakınız lütfen; siyaset deyince akla ilk gelen idare tarzıdır. Mevcutların içinde en iyi idare tarzı demokratik idare tarzı olduğunu biliyoruz. Demokratik idare tarzı nedir? Hepimizin bildiği gibi insanların kendi yöneticilerini kendilerinin seçme hakkına sahip olmalarıdır. Peki bizde böyle mi? Seçilenleri biz mi seçiyoruz? Yoksa partilerin genel başkanları mı seçiyor? Milletvekillerini, belediye başkanlarını, il genel meclis üyelerini, il ve ilçe parti başkanlarını kim aday gösteriyor? Partilerin genel başkanları. Bunun adı demokrasi olur mu?


Siyaset nedir? Sözlük anlamında ülkeye hizmet etmek sanatıdır. Değil mi? Peki bizde böyle mi? Bizde siyaset kendisine, kendi menfaatlerine hizmet etme sanatıdır. Öyle olduğu için de seçilen ülkeye değil kendisine hizmet etmek için, bir dahaki seçimi kazanabilmek için kendisine hizmet etmek sanatı oluyor. Allah için söyleyin öyle değil mi?


Gelişmiş ülkelerde her mahalle kendisini temsil edecek kişiyi delege seçer. O kişi halkı adına ilçe temsilciliğini, ilçe temsilcileri il temsilcilerini, il temsilcileri genel merkez temsilcilerini, genel merkez genel başkanını seçer. Seçilen milletvekili yalnız seçmenlerin değil ülkenin milletvekili olur. Ülkeye hizmet eder. Yandaşına seçmenine değil.


Ticarette ve günlük yaşamımızda da böyle. Tüccar rakibi tüccarı yok etmek için elinden geleni yapıyor hiç acımadan Sanayici sanayiciyle rekabet etmek değil, rakibini imha etmek istiyor adeta. Çiftçi çiftçinin, esnaf esnafın, komşu komşunun, bireyler birbirlerinin hakkına hukukuna saygı göstermiyor. Herkes kendi çıkarını, kendi menfaatini düşünüyor, kendi egosunu tatmin ediyor.


Yazımın başında Adem’den bugüne kadar egoizm illeti var demiştim. Ama sevgili okuyucular bi illet gittikçe artarak günümüzde her kesimi etkisi altına aldı. Hiç kimse başkasına saygı, sevgi duymuyor. İnsanlar aynı mahallede olmalarına rağmen selamlaşmıyor, bayramlaşmıyor. Hatta aynı apartmanda oturanlar bile selamlaşmıyor, bayramlaşmıyor. Yani bu egoizm hastalığı toplumu hem gergin, hem küskün, hem dargın, hem kavgalı hale getirdi.


Bizim kuşak daha iyiydi. Gittikçe yozlaştık, toplum dejenere oldu. Böyle değildik biz. Neden böyle olduk?…


Allah sonumuzu hayır etsin diyelim. Başka bir şey gelmiyor elimizden çünkü. Bu karamsar tabloyu çizmek istemezdim ama gerçek bu sevgili okurlarım.


Sevgi ve sağlıkla kalın”¦


Mersin 21.02.2010

MERHABA

BİTLİS DERE ÜSTÜ ÇALIŞMALARI

Bitlis Belediye Başkanı Fehmi Alaydın, dere üstü açılım projesi kapsamında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve Van Bölge Müdürlüğü proje ihalesini yaptığını belirtti. Başkan Alaydın; seçimden önce halkımıza bir söz verdik. Dere üstünü açacağız, Bitlis’in tarihine yakışır bir hale getireceğiz diye, verdiğimiz bu sözü yerine getirmek için çalışmalara başladık. Proje çalışması halen devam ediyor. Çalışmayı daha da genişleterek Kömüs deresini de ilave ettik. Yani Şerefiye cami kısmı ve kale arkasında bulunan eski halı sahanın oradan talebimiz en az Çiftkaya kayak merkezinin oraya kadar götürülmesidir. Bu konuda Devlet Su İşleri ile ilgili olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Yine aşağı kısım olan Yıldız Petrolden Arıcılık mevkiinin de en az 300 metre aşağısına kadar olan kısmı da yaptırma gayretinde olduklarını alternatif iş merkezleri yapacaklarını çalışmaların hızla devam ettiğini belirtti.

BİTLİS DERE ÜSTÜ ÇALIŞMALARI