|
YÜCE ATATÜRK SADECE ÇOCUKLARI SEVDİĞİ İÇİN Mİ BU BAYRAMI ONLARA ARMAĞAN ETTİ?
Elbette ki bu yaklaşım doğru değildir. Yani Atatürk, sadece çocukları çok sevdiği için bu bayramı onlara armağan etmemiştir. Attığı her adımı tartan, olaylara olabilecek en geniş perspektiften bakan bu lider, TBMM’nin açıldığı günün kutlandığı bu önemli bayramı bu kadar basit bir nedenle çocuklara armağan itmiş olabilir mi? Bilindiği gibi dünyada sadece çocuklara armağan edilmiş bir başka bayram bulunmamaktadır.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı döneminde düşmana karşı bütün bir vatanın harekete geçmesini sağlamıştı. Ülke tüm kaynaklarıyla 77’den 77’ye savaşın içindeydi. Vatanın düşmandan kurtarılması için, büyük, küçük, yaşlı, genç, kadın erkek herkes üzerine düşen görevi can pahasına yerine getirme durumundaydı. Böyle bir ortamda çocukların bir kenarda durup olanları seyretmesi söz konusu olamazdı. Çocuklar özellikle mermi imalatında çalışıyorlardı. Yalnızca işçi değillerdi, kimileri istihbarat kuryesi, kimileri ise bizzat savaşın içindeydiler.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında çocukların minik elleriyle, inançlarıyla, babalarının izinden giderek yarattıkları mucizeyi çok iyi biliyordu.
Yurdun pek çok yerinde olduğu gibi, Ankara’da ve Ankara’nın ilçesi Keskin’de kurulan imalathanelerde yüzlerce çocuk işçi olarak çalışıyor, az sayıdaki yetişkin erkek ise usta başı olarak görev yapıyordu. Kadınlar ise bu imalathanelerde üretilen silah ve cephaneyi cepheye sevk ediyorlardı. Minik eller patlama olasılığı çok yüksek olan top mermilerini gözlerini kırpmadan torna tezgahlarına takıp çaplarını küçülterek ordumuzun kullanabileceği standarda getirebilmek için gece-gündüz demeden çalışıyorlardı.
İstiklal Madalyası fikrinin TBMM gündemine gelmesini sağlayan ilk olay, 12 yaşında bir kız çocuğunun cephede gösterdiği yararlılıklardı. Bu küçük kız, yüzbaşı olan babasının kendisini bırakacak kimsesi olmadığı için hayatını dört yılını cephelerde geçirmişti. Babası şehit olduktan sonra da “terhis” olmayarak savaşmaya devam etmişti. Dönemin basını bu minik kızımızın bu kahramanlığını “Türk Jan Dark”ı olarak ön plana çıkarıyordu.
Savaş bittikten sonra, bütün çocuklar, birçok yetişkinin yaptığı gibi günlük yaşamlarına geri döndüler. Onlar şan şöhret için ya da macera olsun diye değil, ülkelerini düşmandan kurtarmak için savaşmışlar, sonunda gene sessiz çoğunluk olarak günlük yaşamlarına devam etmeyi yeğlemişlerdi.
Ancak, tarihte yaşanan bazı gerçekler bugün kü kuşaklar tarafından ne yazık ki yeteri kadar bilinmemektedir. Kurtuluş savaşı yıllarında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde binlerce çocuk, anasız-babasız, yuvasız ve yurtsuz kalmıştı. Özellikle Ege Bölgesi’nde katliama uğrayan çocuk sayısı binleri buluyordu. Birçoğu akrabaları ve komşuları tarafından korumaya alınan bu çocukların sayıları tam olarak tespit edilemiyordu.
1923’ten sonra kimsesiz ve yetim kalan çocuklar, büyük bir sorun olarak devletin ve toplumun önündeydi. Devlet bu çocukların eğitilmesi ve topluma kazandırılması için gayret sarfediyordu. Bu çabaların sonucunda ülkemizin o dönemdeki birçok öğretmen ve teknisyeni bu çocukların arasınndan yetiştirilmiştir.
Atatürk, yaptığı bazı konuşmalarda çocuk kavramından ne anladığını açıkça ifade ediyordu. Saf, duyarlı, yalansız, iki yüzlü olmayan, elindekini koruyan, dürüst, olumlu anlamda çıkarını koruyan, acıma duygusu olduğu kadar, hakkını korumak için acımasız olabilen, düşüncesini açıkça ifade edip savunan bir çocuk portresi çizer.
Atatürk, çocuk ve ulusal egemenlik gibi kavramları yan yana koyarak, TBMM ve Türkiye için bir model ve amaç belirlemiştir.
Savaşlarda mağdur edilen çocuklarla ilgili olarak ilk girişim, II.Meşrutiyet döneminde başlatılmıştır. Bu amaçla bir cemiyet kurulmuş bir yıl kadar hizmet ettikten sonra günün koşulları gereği kapatılmıştır. Daha sonra 1917 yılında “Küçükleri Koruma Cemiyeti” yeniden kurulmuştur. 1920 yılında Ankara’da canlandıran Dr.Fuat Umay savaş mağduru çocuklar için büyük gayretler göstermiştir. Dr.Umay’ın bu gayretleri karşısında Atatürk, Türk destanlarında çocukları koruyan tanrıçalardan esinlenerek “Umay” soyadını vermiştir.
Görüldüğü gibi Atatürk, sadece çocukları çok sevdiği için 23 Nisan’ı onlara armağan etmemiştir.
Atatürk, çağdaş psikolojinin çocuk kimliğini tanımlarken kullandığı anahtar kavramlarla bir ulusal meclisin taşıması gereken kimlik ve karakteri tanımlamıştır.
Öte yandan aydınlanma felsefesinin yanıt aradığı temel sorunlardan biri olan egemenlik kavramının anahtarının meclis iradesi olduğu düşüncesiyle, çocuk ve ulusal egemenlik kavramlarını yan yana koyarak, dünyada başka bir ülkeye nasip olmayan bir olayı gerçekleştirerek “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı çocuklara armağan etmiştir. Yoksa çocukları çok sevdiğinden değil…
Otuz yıla lakın bir süreden beri de, dünyanın çeşitli ülkelerinden Türkiye’ye gelen çocuklar, kendi ülkelerinde olmayan bu bayramı doyasıya ve coşku ile kutlamaktadırlar.
Bu büyük ATATÜRK'ün muhteşem öngörüsüdür...