|
M. Törehan SERDAR
Bin yıldır Anadolu topraklarını kendisine yurt eden yüce Türk milleti, gittiği her yere adalet, barış ve medeniyet götürmüş, hükümranlığı altında yaşayan kavimlere Türk-İslam hoşgörüsü içinde davranmıştır. Bu dün de böyleydi, bugünde böyle, yarın da böyle olacaktır.
Anadolu topraklarında sekiz yüz yılı aşkın bir süre Ermenilerle beraber yaşadık. Onlara hamilik yaptık. Türkün hoşgörüsüyle ezilmekten, hor görülmekten kurtulmuş, insanca yaşamayı bilmişlerdir. Ermeni aydınları bunu hiçbir zaman inkâr etmemişlerdir.
19. yılla beraber gelişen milliyetçilik akımları, emperyalist devletlerin doymaz ihtirasları, misyonerlerin faaliyetleri, “Millet-i Sadıka (Sadık Millet) dediğimiz Ermenileri alabildiğince kullanmış, Ermeni isyanlarına kapı açmıştır. Tarih boyunca maceraperest yaşayan Ermeni halkı ve onların çete liderleri, velinimeti olan Türk milletine isyan etmiş, en zor gününde arkadan hançerlemiştir.
Umutsuz hayaller peşinde dolaşan Ermeni halkı, emperyalist güçlerin kışkırtmasıyla isyana ve Müslüman Türk halkına karşı büyük bir soykırıma kalkışmıştır. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu harekete hoşgörüyle karşılık verilmez. En zor günün de bile asaletinden vazgeçmeyen Türk milleti bu ihaneti cezasız bırakmış, Ermenileri tehcirle (sürgün-mecburi iskân) ödüllendirmiştir. Bu tehcir gerçekten bir ceza değil, Ermenilere verilen bir ödüldür. Divanı-ı Harpte kurşuna dizilerek cezalandırılması gerekenler basit bir yer değiştirmeyle geçiştirilmiştir.
Türkün bu hoşgörüsü altında ezilen emperyalist devletler, koca bir tarihi yalan uydurarak asılsız soykırımı ülkemizin, insanlarımızın ve dünya kamuoyunun gündemine taşımışlardır. Müslüman Türk milletinin bu canilerden hesap sorması gerekirken, sanık sandalyesinde kendisini bulmuştur. Rahmetli Akif de öyle diyor ya;
Kol gezmekte cani, can vermekte masum,
Suç başkasının da niçin başkası mahkûm.
Tarih varsayımlarla, asılsız dedikodularla yazılmaz. Gerçek tarih er geç ortaya çıkacak, caniler ve onların arkasındaki emperyalist güçler hak ettikleri cezayı göreceklerdir.
Bir 24 Nisan daha gelip kapıya dayandı. Acaba bu çirkin yalanı kabul edecek kaç devlet çıkacak bu yıl da merak ediyorum. Bazı devletler işlerini güçlerini bırakıp Soykırım iddialarını meclislerine taşıma gayreti içine girmiştir. Hatta daha önce bu asılsız soykırımı kabul eden ülkeler tekrar meclislerine getirmekte ve birkaç kez kabul etme yarışına girmektedir. Bu tarihte halkımızın öfke ve isyanı doruk noktasına çıkmaktadır. Bu öfke ve isyanlar; asılsız soykırımı kabul eden veya gündemine alan ülkeleredir. Her yıl 24 Nisan’da ülkemizin gündemi asılsız soykırım iddialarıyla meşgul edilmekte, bazı ülkeler kendi tarihleriyle yüzleşeceği yerde asılsız soykırım iddialarını parlamentolarında kabul etmek için birbirleriyle yarış içine girmektedirler. Bu yılda aynı senaryoyu yaşayacağız. 24 Nisan geldiğinde; acaba ABD Başkanı Bush soykırım kelimesini kullanacak mı, yoksa kullanmayacak mı? Hangi ülkeler soykırımı kabul edecek, kimler ülkemizi ve güzel insanımızı karalama yarışına girecektir diye merakla beklemekteyiz. Her yıl aynı senaryoyu duymaktan bıktık usandık. Artık buna bir son verilmesi gerekir.
Basından takip ettiğim kadarıyla bu yıl soykırım yalanını İsrail’de gündemine almıştır. Boşuna dememişler; “besle kargayı, oysun gözünü”. 500 yıl önce Yahudi milleti İspanya’da yok edilirken, Osmanlı Sultanları onları kurtardı. O gün onlara elimizi uzatmasaydık, belki bugün ne İsrail Devleti olacak, ne de oradaki masum, savunmasız Filistin halkı Yahudiler tarafından soykırıma tabi tutulacaktı. Varlıklarını bizlere borçlu olan İsrail halkı, minnetini bize asılsız yalanlarla, insanlarımızı karalamakla, zan altına bırakmakla ödemektedir. Her gün onlarca savunmasız çocuk ve kadınları katleden İsrail halkından da ancak bu beklenir. Hz. Ali (k.v); “falankes seni öldürmek istiyor” dediklerinde, “Ben ona iyilik etmedim ki beni öldürsün” diye cevap vermiştir. İsrail’de; 500 yıl önce yaptığımız iyiliğin karşılığını veriyor.
Yine basında yazıldığına göre Beyaz Saray’ın birkaç blok ilerisindeki 83 yıllık National Bank binası, müze yapılması için Amerika Ermeni Asamblesi’ne (AEA) verildi. AEA, binayı 2010’da “Ermeni Soykırımı Müzesi” olarak açmayı planladıklarını açıkladı. Müzenin Erivan’daki “Soykırım Müzesi”ne benzer olacağını belirten AEA yetkilileri, burada çeşitli fotoğraf ve belgelerin sergileneceklerini ifade etmişlerdir.
ABD’nin Türkiye üzerindeki her zamanki oyunlarından birine daha tanık olmaktayız. Aslında ABD’den önce bizim yetkililere kızmamız lazım. Erivan’daki soykırım müzesinin benzeri Vaşington’da yapılacak. Gelen misafir veya turistlere mutlaka gezdirilerek ülkemiz alabildiğine kötülenecektir. Peki, bizde böyle bir müze var mı? Gelen yabancı yetkililere gösterebiliyor muyuz? Maalesef hayır. O zaman söyler misiniz; Ermeni müzesini gezen birisi bize mi, yoksa onlara mı inanacak? Soykırım yalanını kabul eden ülkeleri eleştirmeden önce gelin kendimizi eleştirelim.
Okuyuculara geçmişi hatırlatmak, ülkemiz üzerinde oynanan oyuna dikkat çekmek için Ermeni tehciri ve soykırım iddialarını buraya alıyorum. Her Türk evladının bu oyunları iyi sezmesi, ona göre tedbir alması gerekir.
TEHCİRE GİDEN YOL
Tarih sayfalarına baktığımızda Ermenilerin sürekli göç halinde olduklarını görmekteyiz. Bu göçlerin büyük çoğunluğu sürgün şeklinde olmuştur. Müslüman Türk hâkimiyetinin dışındaki yöneticiler, Ermeni milletini sürekli sürgün ederek göçe tabi tutmuşlar. Ermenilerin huzur içinde yaşadıkları tek dönem varsa, o da Türk hâkimiyetinde oldukları dönemdir. Bunu aklı başındaki bütün Ermeniler kabul etmektedir.
Tarih boyunca Ermeniler; Sasaniler, Bizans İmparatorluğu (II. Basil, IX. Konstantin Monomak) Moğollar, Memluklular ve Çarlık Rusya tarafından sürekli bir yerlere sürülmüşlerdir. Özellikle Bizans sürgünleri Ermeni Urfalı Mateos tarafından ağır bir dille eleştirilmiş, Yunan halkı alabildiğince kötülenmiştir. Ermenilerin sürekli göçe tabi tutulmalarının nedeni şunlara dayanmaktadır:
-Ermenilerin paraya ve servete düşkünlükleri,
-Ermenilerin maceraperest bir ruha sahip olmaları,
-Hıristiyanlıktaki mezhep kavgaları, Ermenilerin Ortodokslar tarafından hor
görülmeleri ve dini baskılar,
-Ermenilerin tarih boyunca hamilerine karşı ihanet içinde bulunmaları.
-İçlerinde insan sevgisinin olmaması, bu sevginin yerini menfaatin almasıdır. Bu nedenler Ermeni tarihine hep yön vermiştir.
TEHCİR KARARININ ALINMASI
Ermenilerin bugün dahi toplantılarında, mitinglerinde, gösterilerinde ve her kanlı cinayetlerinden sonra ileri sürdükleri dile getirdikleri nedenlerden başında ERMENİ TEHCİRİ - GÖÇE ZORLAMA meselesidir.
Osmanlı Devletinin seferberlik ilânı ve daha sonra da Birinci Dünya Savaşına girmesiyle:
1-Ermenilerin davranışları,
2-Çıkardıkları isyanlar,
3-Ermeni çetelerinin Türk ve Müslüman ahaliyi top yekûn öldürmeye girişmeleri,
4-Ermenilerin düşmanlarla işbirliği yapmaları,
5-Türk Ordusunu arkadan vurmaya kalkmaları,
Osmanlı Hükümetinin Ermeniler hakkında tedbir almaya, Ermenileri bulundukları bölgeden çıkararak başka yerlere göçe zorlamaya mecbur etmişti. Osmanlı Devleti 11 Nisan 1331 (24 Nisan 1915) tarihine kadar, yani seferberlikten dokuz ay sonrasına kadar, Ermeni isyanlarına karşı yalnız mahalli ve özel tedbirler almakla yetindi. Van'ın düşmesi ve Rus ordusunun doğu illeri üzerine yürümesi sıralarında, özellikle öncülük eden Ermeni Gönüllü Alayları tarafından Müslüman halk, merhametsizce yok ediliyordu. Hükümet Ermeni Patrikliğine, Ermeni Milletvekillerine, komite reislerine; vatan savunması için uğraşılırken isyanlara, saldırılara, cinayetlere devam olunduğu takdirde şiddetli tedbirler alacağını bildirdi. Bu tembihata rağmen Ermeni faaliyeti bütün şiddeti ile sürüyordu. Ermeniler tarafından Van'ın düşürülmesi, Bitlis, Muş, Erzurum, Doğu Beyazıt, Zeytun (Süleymanlı), Sivas bölgelerindeki isyanlar ve saldırılar üzerine hükümet orduyu ve milleti korumak için harekete geçmek zorunda kaldı. Savaşta olunmasına rağmen, faaliyetlerine serbestçe devam eden komite merkezleri 26 Nisan'da hükümet tarafından kapatıldı. Başkumandanlık tarafından bütün birliklere gönderilen tamim gereği komite reisleri ve tahrikçiler tutuklandı. Toplam 2345 kişi tevkif edildi.
Osmanlı Devleti’nin Ermenilere karşı aldığı bu tedbirler, İstanbul’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Askeri Ataşesi Joseph Pomiankowski tarafından şöyle anlatılmaktadır:
“Talat ve Enver Paşa, hemen harp başlar başlamaz, Ermenilerin düşman tarafını tutmaları, bilhassa Osmanlı ordusuna karşı düşmanca girişimlerde bulunmaları halinde şiddetli karşı önlemler alınacağı hususunda kesinlikle uyardı. Buna rağmen Ermeniler, Türklere karşı düşmanca faaliyette bulunmaktan, bilhassa Türk silahlı kuvvetlerine saldırmaktan geri kalmadılar. Başlangıçta çok sayıda Ermeni asker, bazı Ermeni subayları, başlarında bir Ermeni milletvekili olduğu halde kaçıp Rusya’ya gittiler. Bunlar, Rus hududunu geçen Ermenilerle birlikte Ermeni gönüllü alaylarına katıldılar. Rusların safında Türk hududunu geçerek Osmanlı ordusunun gerisine, ikmal kuvvetlerine, postalara ve bağımsız birliklere hücum ettiler. Türk hükümeti ve ordusunun ileri gelenleri, Ermenilerin genel bir ayaklanmaya girişecekleri hususunda endişe etmekte haksız değildi. Gerçekten bu isyan Nisan 1915’te Van’da patlak verdi.”
İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne vazifeli olarak gönderdiği Yüzbaşı Norman da bu konuyla ilgili olarak şunları ifade etmektedir:
“Türk-Ermeni çatışmasına ait gerçekleri öğrenmenin artık zamanı geldi. Şimdiye kadar karışıklıkları sadece Ermenilerin anlattığı ve İngiliz dostlarının heyecan çığlıklarıyla süslediği şekilleriyle duyduk. Henüz Osmanlıların savunmasını dinlemedik. Katliam, yağma ve kadınlara tecavüz hikâyelerini bıkıncaya kadar duyduk; fakat bunların hiçbiri bir tek Avrupalı görgü şahidi tarafından doğrulanmamıştır.” devam edecek…