AHLAT’IN BİTMEYEN KAZILARI!..
1968 yılının ortalarıydı, bir kazı ekibi gelmiş, Ahlat’ta kazı hazırlıklarına başlamıştı. Ahlat Yatılı Bölge Okulu’nun bir bölümü bu ekibe tahsis edilmişti. Kazı ekibinin Başkanı o dönemde Doçent olan Sayın Haluk Karamağaralı idi. Ekip 3-4 yönetici konumundaki kişi ile 10-12 öğrenciden oluşuyordu. Bir de ressam vardı ekipte, Nalan Kuşlu. Kuşlu o dönemde Basın-Yayın Genel Müdürlüğünde görevliydi. Ahlat’ta ki büyük mezartaşlarının birebir rölyeflerini çıkarıyordu. Birkaç ay Ahlat’ta çalışmış yaptığı resimleri Ankara’da sergilemişti, sonra da onları Vakıflar Genel Müdürlüğü başta olmak üzere bazı kuruluşlara bağıylamıştı. Bu durum Sayın Kuşlu’nun Ahlat’a bir daha gelmesine izin vermedi, zira kazı ekibi başkanı Sayın Karamağaralı bu gelişmeye fena halde bozulmuştu. Kuşlu’nun Ahlat’a gelmesine bir türlü onay vermedi.
Kazı ekibi Ahlat Yatılı Bölge Okulu’nda neşeli günler geçiriyordu. O tarihte “Selçuklu Araştırma Enstitüsü” adı ile bir kuruluş ta kurulmuş, bir de yer kiralanmıştı. Karamağaralı kiralanan bu yere gösterişli bir tabela astırmak istiyordu. Ne var ki Kentte tabelacı yoktu. Başka bir yerde yazdırıp getirmek nakliye açısından oldukça masraflıydı, astarı yüzünden pahalıya gelebilirdi.
Liseden yeni mezun olmuş eli yazı işlerine yatkın bir genci buldular. Önceden hazırlanmış, kenarları demir lamalarla çevrili büyükçe ve oldukça ağır bir panoyu teslim ettiler. Üzerine yazılacak olan metni de eline verdiler. Yatılı bölge okulunun bir sınıfını da tahsis ettiler. Hiçbir malzemesi olmayan bu genç gidip sağdan-soldan boya, cetvel, kalem, fırça temin edip bu kalın sac levhanın önüne geçti. Günler sonra ortaya bir tabela çıkmıştı. Kazı ekibi Başkanı Karamağaralı, tabelayı gördüğünde şaşkınlığını gideremedi. Tahmin etmediği bir düzenleme ile karşılaşmıştı. Tabela tek renkli idi ama kompozisyonunda bir ayrıcalık vardı. Bu Hoca’yı etkilemişti. Öğrenciye, borcunun ne kadar olduğunu sordu. Aldığı yanıt “Bilmiyorum”du. Karamağaralı, öğrencinin içtenliğini ve harcadığı emeği biliyordu, günlerce gidip gelmişti okula bu tabelayı bitirmek için. Karamağaralı, elini arka cebine uzattı, siyah bir cüzdan çıkardı, açtı içinden iki tane gıcır 50’lik çekti, uzattı, öğrenci ile göz göze geldiler, tekrar elini cüzdanına götürdü, üçüncü bir 50’lik daha çekti, üç 50’liği öğrenciye uzattı. Bu miktar öğrencinin hayatında gördüğü en büyük para idi, hem de ilk kazancı. O sıralar Ankara’ya gidecekti, üniversiteye kayıt yaptırmak için. Bu para onun hayatının dönemeci olmuştu. Çünkü belki de babasından para alamama durumu söz konusu olursa, Ankara’ya gidememe, üniversite eğitimini tamamlayamama gibi bir durum da söz konusu olabilirdi. Zaman geçirilmeden tabela kiralanan binanın önüne asılmıştı. Yıllar boyu o tabela orada asılı durdu. O merkezin ne kapısını açan oldu, ne de herhangi bir fonksiyonu oldu. Yıllar sonra ortadan kaybolmuştu tabela. Kim bilir kimin odunluğunun ya da kömürlüğünün kapısıydı artık, o üzerine özenle ve değişik bir düzenlemeyle yazılan güzelim tabela…
Yatılı Bölge Okuluna gidip gelirken bir küçük çocuk dikkatini çekmişti. 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu. Sevimli ve şirin tavırlarıyla ortalarda dolaşıyordu. Gözünün birinin üstü kapalıydı. O dönem için nedeni anlaşılamamıştı. Sonradan öğrenildi ki, göz kayması olduğu için bir tedavi yöntemi uygulanıyordu. Adı Nakış’tı, herkes onu çok seviyordu, o da şirin tavırları ile kendisini herkese sevdiriyordu.
1960’lı yılların ilk yarısında Ahlat’ta başlayan bu kazılar, bir türlü bitmek tükenmek bilmiyordu. Kazı ekip başkanı Sayın Karamağaralı kimi yıllar kazı için gelmiyordu. Gelmediği yıllarda da başka kimsenin gelip Ahlat’ta kazı yapmasına izin vermiyordu. Bu durum bilim çevrelerinde garip karşılanıyordu. Bilimin her kese açık olabileceği hususu darbe alıyordu. Karamağaralı’nın kendisinden başka bilim insanlarının Ahlat’ta kazı yapmasına izin vermemesi çeşitli dedikoduları da beraberinde getiriyordu. Bu dedikoduların başında geleni, Hoca’nın Ahlat’ta define bulduğu ve bunu kimseye kaptırmamak için de kimsenin buraya girmesine izin vermediği şeklinde olanıydı. Yıllar sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kuruluyordu. Üniversite’nin ilgili bölümlerindeki bilim insanları da doğal olarak burada araştırmalar yapmak istiyorlardı, fakat Karamağaralı’dan kimseye izin çıkmıyordu.
Ahlat’ta yapılan kazılar zaman zaman değişik tartışmalara da zemin hazırlıyordu. Çünkü; Hoca’nın kazı süresi yaklaşık olarak 2-3 ayı geçmiyordu. Bu sürenin sonunda Hoca kazmasını küreğini toplayıp Ankara’ya dönüyordu. Hoca’nın gittiğini fırsat bilen defineciler, büyük emeklerle ve özenle ortaya çıkan, bir kuyumcu titizliği ile açığa çıkarılan bu eserleri hallaç pamuğu gibi atarak, darmadağın edip tahrip ediyorlardı. O zaman akla şu soru geliyordu. Acaba bunlar çıkarılmasaydı da toprağın altında mı kalsaydı, hiç olmazsa defineciler tarafından tahrip edilmemiş olurdu. Ahlat’ta bu kazı dönemi ile ilgili zaman diliminde definecilerin mantar gibi bitmesi ve zamanla en gözde eserlerde dahi tahribatların görülmesi, ciddi olarak bu kazı çalışmalarının artısını eksisini tartışma konusu haline getirdi. Karamağaralı, zaman zaman da siyasi tartışmaların içinde buluyordu kendini, ilk yıllarda bir ilk Ahlat Gündemini işgal eder bir hale geliyordu. Bu olaylar üzerine Hoca’da kazılara bir süre ara vermek durumunda kaldı ister istemez, kimseyi Ahlat’a sokmama kuralını çiğnemeden.
Yıllar yılları kovaladı, aradan epeyi zaman geçti. Hocanın kurduğu “Selçuklu Araştırma Merkezi”nin tabelasını yazan genç, Ankara’da geçmişin heybetli kazı Başkanı Sayın Karamağaralı’yı onur kurucusu kategorisine alarak Ahlat Kültür Vakfı’nın kuruluşunu gerçekleştiriyordu.. Bu Vakıf aracılığı ile Ahlat daha geniş platformlarda tanıtılacak, daha geniş kitlelere ulaşacaktı. Sayın Karamağaralı onur listesinde ilk sırada yer almasına karşın, bu yeni kuruluşa bir türlü ısınamıyordu. Her şeyin kendi kontrolünde olması gibi bir alışkanlığı vardı Hocanın. Yapılanları beğenmiyor, kendisi de bir şeyler yapmıyordu. Ahlat’ta yapmış olduğu kazılar ile ilgili olarak bir eser vermiyor, eser verenlerin eserlerini de yerle bir ediyordu.
Vakfın ilk kitabı yayınlanacaktı. Ahlat’ta bir sempozyum yapılmış, burada bazı bilim insanlarının tebliğleri sunulmuştu. Hoca, sempozyuma katılan bilim insanlarına referans vermediği için kendisi de katılmamış muhterem eşleri o dönem Doçent olan bayan Karamağaralı’yı görevlendirmişti. Bayan Karamağaralı, tebliğini sunmuş, Ankara’ya dönmüştü. Bir süre sonra sempozyum kitabının baskı aşaması gelmişti. Kitabın tüm dizgileri yapılmış matbaadan çıkmak üzereydi ki bir telefon geldi. Arayan bayan Karamağaralı idi. Aynen şöyle diyordu Bayan Karamağaralı: “Ben tebliğimi geri istiyorum.” Kendilerine neden Hocam, bir kusurumuz mu oldu, yanlış bir şey mi yaptık, kitap basılmak üzere, bu aşamadan sonra tebliğinizi kitaptan çıkarmak mümkün olmayabilir. Aldığımız yanıt çok ilginçti, değerli Hocamızın sözleri kelimesi kelimesine şöyleydi: “Siz o kitabı bastırıp zengin olabilirsiniz, bizim tebliğimiz üzerinden para kazanabilirsiniz, lütfen tebliğimi geri veriniz.”
Büyük şaşkınlık içerisindeydik. Bir Vakıf kurmuş bu vakfın yaşaması gelişmesi için hemen hemen herkesin başvurduğu bu yola başvurarak, bazı kuruluşlardan reklamlar alarak Vakıf gelirlerine katkıda bulunmak istiyorduk. Bir bilim insanından, hem de Bayan Karamağaralı gibi zarif bir hanımefendiden gördüğümüz muamele karşısında şoktaydık.
O tarihten sonra Sayın Karamağaralı Vakfımıza tavır aldı, davetlere gelmedi, her yerde bizi kötüledi, yanlış işler yaptığımızın altını çizdi. Oysa her şey meydanda, Vakfın gelirleri de, kişisel varlığımız da!..
2007 yılının ortalarında Ahlat’tan bir haber düştü ajanslara. “Ahlat’ta Budizm Tapınağı bulundu” diye… Haberin kaynağı, Gazi Üniversitesi Doçenti Nakış Karamağaralı idi. 60’lı yıllarda Ahlat Yatılı Bölge Okulu’nun bahçesinde dolaşan 2-3 yaşındaki, gözünde kayma olduğu için bir gözü bantlı minik kız, değil miydi Doç. Nakış Karamağaralı?.. Eee maşallah demekten başka ne denilebilir ki?..
Hoca, yaşlandı, rahatsızlandı, kazı çalışmalarına katılamaz oldu. Kimsenin katılmasına da izin vermedi. Biricik kızı, sevimli Nakış’ı okuttu, büyüttü, Doçent yaptı ve kimseye emanet edemediği Ahlat’ı onun ellerine teslim etti. Bir bilim insanı için onur verici bir gelişme, gözü arkada kalmayacak…
Nakış Karamağaralı, 2-3 yaşlarında günlerini geçirdiği Ahlat’ı unutmadı. Vefa borcunu ödüyor olmalı… Her yıl gidip orada kazılar yapıyor, emek harcıyor. Bunun semeresini görmesi gerek. Türkiye’nin pek çok yerinde kazılar yapılıyor, rutin olmuş, onun için bir ayrıcalık yapmak gerek, dikkatleri çekmek gerek düşüncesinden hareketle olsa gerek, Doç.Nakış Karamağaralı haberi patlatıyor “Ahlat’ta Budist Tapınağı Bulundu”. İlk gün medyada yer alıyor, Karamağaralı demeçler veriyor, ancak aradan birkaç gün geçmeden otoriteler bu haberi pek ciddiye almadıklarını teker teker açıklama durumunda kalıyorlar.
Türkiye’de genellikle kazılar uzun soluklu oluyor. Uzun yıllar devam ediyor ancak bunun sonunda bazı somut gelişmeler de yaşanıyor. Örnek olarak Efes Antik Kenti kazılarını göstermek mümkün. Dünyanın en önemli antik yerleşimleri arasında yer alan Efes antik kenti, tam tamına 138 yıldır kazılıyor, kazılıyor. Üstelik de ara falan verilmeden, hoca hastalandı bu yıl gelemeyeceğiz filan denilmeden…
Türkiye’nin en uzun süre devam eden arkeolojik kazısı olarak biliniyor. İzmir’in Selçuk İlçesinde bulunan antik kentte, İngiliz bilim insanı J.T.Wood’un Artemis Tapınağı’nı bulmak için 1869 yılında başlayan Efes kazıları, 1895 yılından itibaren de Avusturyalı bilim insanları tarafından sürdürülüyor. 1954 yılından itibaren de Efes Arkeoloji Müzesi’nin katıldığı kazılarda çok önemli yapılar gün ışığına çıkarıldı ve yapılan restorasyon çalışmalarıyla aslına uygun olarak pek çok eser ayağa kaldırıldı. 138 yıllık süre içerisinde hiç kimse demedi, diyemedi benden başkası buraya giremez diye…
Ahlat’ta öyle mi? İki üç aylık bir kazı, ortaya çıkarılan ulu cami ya da çifte hamam kalıntısı, kazı ekibinin Ankara’nın yolunu tutmasının ardından defineci tahribatı. Çıkan eserlerin ortadan yok oluşu… Şimdi düşünmek gerek, çıkarıp definecilere malzeme vermek mi iyi, çıkarmayıp toprağın altında gelecek kuşaklara kalmasını sağlamak mı iyi? Bu soru size, bu yazıyı okuyan herkese, bilim insanlarına, düşünebilenlere, aklı basanlara… Yanıtlarınız da burada yayımlansın isterseniz buyurun, kalem sizin!.. Ya da klavye!..
Haa!.. Tabelayı yazan genç mi? Bu satırların yazarı…
Gelen Yorumlar
Toplam 2 yorum,
1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
harika bir yazı olmuş hocam. başbakanın ziyareti sırasında STK ların şikayetleri dile getirilmişti. bu doğrultu da kazı karamağralı hanedanından alındı. bu sene kazının kim tarafından devam ettirileceği kesinleşmemekle beraber YYU e devredileceği mevzu bahis. inşallah bundan sonra ahlat için çok daha güzel kazı çalışmaları ve tanıtımlar olur. iyi ki peşini hiç bırakmamışsınız hocam.
sanat tarihçi eklemiş.
| 22 Mart 2011 Saat
15:10
Güzel yazınız için teşekkürler. İnşaalah Ahlat'taki tarihi kıymetlerimizi tam manasıyla anlayacak ilim irfan sahibi birileri çıkar. Türkiye'nin tek açık hava müzesi bilvesile layık olduğu değeri bulur.
Dündar Alikılıç eklemiş.
| 01 Temmuz 2011 Saat
15:33