|
Dr.Kemal SÜZER
60’lı yılların Türkiye’si, Anadolu’nun tarihi bir kenti, 5 bin civarında bir nüfus ve kentin kurumları. Devlet Hastanesi de bu kurumlar arasında. Kurumun başında ise, ince, uzun boylu, yakışıklı, cin gibi, Tıp Fakültesini yeni bitirmiş idealist bir doktor. Kırsal kökenli, Anadolu’nun ücra köşelerinden birinden çıkmış, büyük zorluklar içinde eğitimini tamamlamış kendisini gene çok sevdiği Anadolu’ya adamış bir vatanperver.
Tıp Fakültesini bitirir bitirmez tayini bu kente çıkmış, gözünü kırpmadan, büyük bir aşk ve şevkle hizmet etmek için koşarak gelmiş. Başka doktor yok, Devlet Hastanesi’nde, bu nedenle Hükümet Tabipliği görevini de üstlenmiş doğal olarak. Koca Hükümet tabipliğinde kendisinden başka dört elemanı daha var. Devlet Hastanesi’nin kuruluşundan beri muhasebesini yürüten duayen Kemal Koca, Ahlat-Tatvan arasındaki 40 kilometrelik mesafeyi 20 dakikada almakla ün yapmış ulaştırma görevlisi Mahmut Aydoğan, bir hemşire ve hastane kurulduğundan beri temizlik hizmetlerini yürüten Mustafa Dayı.
Zor koşullar altında, köyler de dahil olmak üzere tüm kentin sağlık sorunlarını göğüslemeye çalışıyor genç ve idealist Hükümet Tabibi. Gece demiyor, gündüz demiyor, tatil demiyor, bayram demiyor kendisini adıyor kutsal mesleğine. Halkın içinden gelen birisi olduğu için halkın derdini, sorununu, hastalığını iyi tahlil edip, iyi analiz ettiği, koyduğu teşhislerde yüksek oranda isabet kaydettiği, hastalık dışı sorunlarda halka pratik zekasıyla kalıcı çözümler gösterdiği için çok kısa bir süre içerisinde kadirbilir kent halkı üzerinde büyük bir sevgi ağı oluşturuyor. Halkın arasına karışıyor, halktan kendine yakın bulduğu kişilerle dostluk ilişkilerini geliştiriyor. Öyle ki kent halkı onu kendilerinden biri sayıyor. Mesleğinin gereklerini fedakarlık boyutunda yerine getiriyor.
Bekar olduğu için, hastanenin bir odasını konut olarak kullanıyor. En büyük sorunu yemek, buna ayıracak zamanı yok. Hastanenin hemen yakınındaki, ismi çevreye ün salmış lokantada gideriyor bu gereksinimini. Yanında Kentin Savcısı, en az kendisi kadar sevilip sayılan Oktay İRDEM ile birlikte. Birlikte yemeğe gelip, tezgahtaki aşçıbaşı Ali Usta’nın kendilerine sunduğu yemekleri büyük bir iştahla yedikten sonra, İhsanın Kahvesi’ndeki demli çayları da içtikten sonra işlerinin başına dönüyorlar.
Akşam yemekleri daha uzun soluklu oluyor. Anadolu henüz günümüzün eğlence odaklı teknolojisiyle tanıdık değil. Lokanta’da tek bir pikap yani plakçalar bulunmaktadır. Bir İstanbul dönüşü getirdiği, günün popüler sanatçısı Nesrin Sipahi’nin “Bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un, Seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde…” defalarca dinlemekten başka bir eğlenceden söz etmek mümkün değil. Bu yokluklar onların mesleklerini yapmaları için en ufak bir olumsuzluk belirtisi taşımıyor.
Kent’e iyice alışmışken, kentli ile iyice haşır neşir olmuşken, mesleğinde daha ileri noktalara gelmek arzusuyla ihtisas yapma konusu gündeme geliyor. Bir süre sonra buradan ayrılarak Ankara Hacettepe Hastanesi’nde çocuk hastalıkları konusunda ihtisasa başlıyor. Tesadüfe bakın ki o sırada Savcı Oktay İREM’in de tayini Ankara’ya çıkıyor. İki dost Ankara’da sıkça Ahlat günlerini anıyorlar. Sık sık bir araya geliyorlar. Ankara’nın merkezi Kızılay’da Meşrutiyet Caddesi’nin girişindeki Filiz Pastanesi’nde akşam üstleri çay içmeyi bir alışkanlık haline getiriyorlar. Hemen hemen her akşam Filiz Pastanesi’nin şık bahçesindeler ve istisnasız yanlarında da bir Ahlat’lı bulunmaktadır. Sohbet konularının başında Ahlat olmasına karşın, güncel konular, sanat ve siyaset de eksik olmuyor.
Bu satırların yazarı, sanat, şiir, edebiyat kültürünü bu akşam fasıllarından aldığını itiraf etmek durumundadır. O günlerde yeni yayınlanmış ve büyük sükse yapmış ünlü şair Cemal SÜREYA’nın “Üvercinka” adlı şiirinin, “Aklıma kadeh tutuşun geliyor, Çiçek Pasajında akşam üstleri. Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor. Bütün kara parçalarında. Afrika dahil…” dizeleri o zaman kazınmıştı hafızasına.
İhtisasını bitirdi, artık Çocuk Hastalıkları Mütehassısı olarak yurdun herhangi bir yerinde hizmet verecekti çok sevdiği halkına. Çünkü o bir halk dostuydu. Nereye giderse gitsin, hiçbir zaman Ahlat’ı unutamadı. Her gittiği yerden Ahlat’a haberler yolladı, Ahlat’lıları aradı buldu hasret giderdi. Yıllar ardı ardına geçti gitti, ondaki Ahlat sevgisi bir nebze azalmadı.
2003 Yılında Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı, Ankara’da “Bitlis Platformu” adlı bir organizasyon düzenledi. Ahlat sevgisi onu buraya taşımıştı. Büyük bir heyecan içerisinde yıllardır görmediği Ahlat’lılar ile sarmaş dolaş oluyordu. Ahlat’lılar da onu unutmamışlardı, büyük bir şevkle onu bağırlarına basıyorlardı.
Uzun bir süre Malatya’da Çocuk Hastalıkları Mütahassısı olarak görev yaptı. Burada evlendi, üç tane tatlı kızı oldu. Çocuklarının iyi bir eğitim alabilmesi için İstanbul’u tercih etti. Burada önemli görevlerde bulundu. Göztepe Hastanesi ve Beykoz Hastanesi Başhekimliği görevlerinde bulundu. Uzun yıllar hizmet verdiği mesleğinde son noktayı koymaya sıra gelmişti, öyle yaptı. Şimdilerde İstanbul’da yaşıyor, burada dostları arasında Ahlat’lılar büyük yer işgal ediyorlar. Zaman zaman bir araya gelip Ahlat günlerini yad ediyorlar. O, bizi hiç unutmadı, biz de onu hiç unutmayacağız…