AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ana Sayfa > İlhami NALBANTOĞLU > Ahlat’tan bir Naci AKPOLAT geçti...
Ahlat’tan bir Naci AKPOLAT geçti...
Uzun boylu, esmer kara yağız delikanlı, ortaokul sıralarından itibaren herkesin dikkatini çekiyordu. 60’lı yıllar Türkiye’sinde oldukça yaygın olan Holliwout filmlerinden fırlamış gibiydi. Olabildiğince yakışıklı, yakışıklığının yanı sıra, o denli atak, girişken, cesur ve konuşkandı. Ahlat ortaokulunu bitirir bitirmez, ele avuca sığmaz bir hale gelmişti. Kent ona yeterli gelmiyordu. Gözü hep yükseklerdeydi, kabına sığmıyordu. Öğrenimine başka kentlerde devam etmeye ikna edebilmişti ailesini. Van Lisesi’ne kaydını yaptırmıştı.

Girişimciliği, ataklığı, hırçınlığı rahat okumasına engel teşkil ediyordu. Karışmadığı olay, bulaşmadığı öğrenci yaramazlığı yok gibiydi. İri yapılı ve gösterişli bir fiziğe sahip olduğu için, çoğu kez öğretmenleri bile onunla iyi geçinmenin daha iyi olacağı kanısı taşıyorlardı. Bu nedenle de doğal olarak öğretmenleri ile bir arkadaş ilişkisi içerisindeydi. Tüm bu olumlu argümanlara karşın lisede barınamamış, kaydını sanat okuluna aldırmıştı. Kısa zamanda burayı bitirdikten sonra, Diyarbakır’da bulunan Tekniker okuluna kaydolmuş ve burayı da bitirmişti.

Artık delikanlılık çağının doruğundaydı. Geçtiği yerlerden herkesin ilgisini çekiyor, herkesin hayranlıkla dönüp bakmasını doğal bir şeymiş gibi karşılıyordu. Bu tür hareketler onu cesaretlendirdiği için, yürüyüşüne, hareketlerine biraz daha özen gösteriyor, azametli görüntüsüne, heybeti de katmayı ihmal etmiyordu. 60’lı yıllarda Türkiye’de erkek vücudunda simge haline gelen “üçgen vücut” tipinin en seçkin örneği haline gelmesi, şarkın Paris’i olarak tanımlanan Diyarbakır halkı tarafından tanınan bilinen bir pozisyona taşımıştı onu.

Spor’un her dalında doruk noktalara çıkmıştı. Tüm klüplerin peşinde koştuğu rakipsiz bir voleybolcuydu. Evinin bahçesindeki iki kavak arasında yaptığı “barfiks” aleti ile yaptığı hareketlerle irili ufaklı herkesin ağzını açık bırakıyordu. Yüzmede zaten Van Gölü şampiyonuydu. İkincisine bir tur fark atıyordu. Belediye bandosu’nun en ağır ritim-saz aletinin vazgeçilmez elemanıydı. O yıllarda Van Gölü üzerinde ulaşım hizmeti veren vapurların bir numaralı dostuydu. Yükünü ve yolcularını alıp iskeleden ayrılan geminin yolcuları arasında geminin gözden kaybolduğu noktaya kadar gider, oradan göle atlayarak saatler sonra iskeleye dönerdi. Bu çapta bir yüzücüyü daha uzun yıllar göremeyecek koca Van Gölü…

Çalıştığı işler onun hızını kesmiyordu, bu nedenle karizmasına, kapasitesine uygun başka işleri arayışı içerisindeydi. Bir şeyler yapıp ufkunu genişletecek, ülkesine, memleketine daha yararlı olabilecek fırsatları yakalama arayışı içerisindeydi. Sonunda bir çıkış yolu bulup, kendisini Avrupa’ya atmıştı. İsveç’in Volvo fabrikasında çalışıyordu artık…

Yaklaşık olarak iki yılda bir tatile geliyordu. Her gelişinde, Kentin havasını değiştiriyordu. Avrupa’dan getirdiği, o günün teknik yeniliklerle çevresinde şaşkınlıklar yaratıyordu. Bir keresinde top sakallı gelmişti, kent halkı bu kültürle henüz tanışık değildi. “Gavur sakalı” bırakmış diye eleştirildi. Kendisi bu eleştirileri aşabilecek Avrupa kültürü ile tanışık olduğu için umursamıyordu. Zira o dönemde çok fazla kalmadan, tatilinin büyük bölümünü ya İstanbul, ya da tatil beldelerinde geçiriyordu.

Son gelişinde kırmızı bir Ford Taunus araba ile gelmişti. Kent halkı ilk kez fabrika çıkışlı bir otomobil ile tanışıyordu. İster istemez seven sevmeyen, kıskanan kıskanmayan herkesin gözü bu arabadaydı. Meraklıları arabanın etrafını sarıyor dakikalarca inceliyorlardı. Işıl ışıl parıldayan kırmızı araba bir inci tanesi etkisi yaratıyordu. Bu nedenle her tarafı mavi boncuklarla bezenmişti. Bir de Grundic marka ses kayıt cihazı getirmişti. Herkesin sesini kaydediyordu. Kimse böyle bir teknolojinin farkında olmadığı için büyük sükse yapıyordu bu teyp. Arkadaşı Maruf’un söylediği “Nihansın dideden ey mest-i nazım” şarkısını çaldığında, Maruf, bu sandığın içine mi gizlenmiş düşünceleri sarıyordu dinleyenleri…

Tatil bitmek üzereydi, yavaş yavaş hazırlıklara başlandı. Artık Avrupa’nın yollarına düşülecekti. İstanbul’dan geçilecekti doğal olarak. Abisini, kız kardeşini ve bir arkadaşını da alarak kentten ayrılmıştı. Hızlı ve hırçın yapısı, altındaki son model lüks arabayı aciz bırakacak boyuttaydı. Arabanın hız kadranı onu kesmiyordu. Daha hızlı, daha da hızlı gitmek onun mizacıydı. Ön koltukta oturan abisi bu hızlı yaşamın yabancısıydı. İtiraz ediyordu “yavaş git” diye, aldıran kim. Ankara’ya gelmişlerdi, abisi dayanacak gücü kendinde bulamıyordu, kızarak şiddetli bir tepki gösterdi. Güler yüzü, tatlı dili ile hız yapmayacağına söz vererek onu ikna etmişti. Yeniden yola koyuldular, bir süre abisine vermiş olduğu sözün etkisinde kalarak yavaş sürmüştü arabayı. Ankara’yı geçmişlerdi, Eskişehir’i de, Bozöyük’e yaklaşıyorlardı. Verdiği sözü unutmuştu. Arabanın hız ibresi son limite vurup vurup geri geliyordu. Bir tepeyi tırmanıyorlardı, karşısı görünmüyordu. Önlerinde bir araba vardı. Arabanın hızı, uygun olmasa da sollamayı cazip bir hale getirmişti. Gözü kara, cesur, yakışıklı, karşıdan bir TIR’ın gelmekte olduğunu aklının ucundan geçirmemişti. Korkulan olmuş, kader ağını örmüştü. Yüksek süratteki kırmızı lüks Ford Taunus ile karşıdan gelen TIR kafa kafaya gelmeyi engelleyememiş ve arzu edilmeyen korkunç olayın gerçekleşmesini engelleyemeyeceklerdi.

Yanındakileri kurtarmak için olanca gücüyle kendini feda etmekte hiç tereddüt etmemişti. 60’lı yılların bir sloganı vardı. “Hızlı yaşa, genç öl ki, cesedin yakışıklı olsun” Bu denli pervasızdı. Bu onun kaderi miydi, arabaya takılan onca nazar boncuğunun etkisizliği miydi, yoksa onun ölüme meydan okuma pervasızlığı mıydı bilinmez.

O güzelim, erkek vücudunun güçlü kasları bu şiddetli çarpışmanın etkisi karşısında yetersiz kalmış, o hızlı yaşam orada noktalanmıştı. Olay yerine gelen görevlilerin tutanağı, şiddetli çarpışma sonucu kaçınılmaz son şeklindeydi. Görevliler ağır yaralıları çevredeki hastanelere kaldırdılar. O son model kırmızı arabayı ise hurdaya çıkardılar… Bir efsane hazin bir sonla noktalanıyordu Eskişehir’in Bozöyük mevkiinde…

Acı haber çabuk yetişti Kent merkezine. Tüm kentliler geldiler, diz çöküp ağladılar, ağladılar… Aylar sürdü, gözyaşları sele dönüp Van Gölü’ne aktı, Van Gölü’nün rengi değişti, bir dostunu yitirmişti, kralını zira… Nice aylar sürdü bu acı ölüm, oldu bir çok kimseye gizli bir kördüğüm, nice zamanlar baktılar Van Gölü’nün üzgün dalgalarına, dediler yiğidimiz uğradı nazara!...

Kapasitesinin üzerinde yaşayanlar, doğanın kurallarını zorlayanların çok fazla yaşamadıklarının pek çok örnekleri vardır. O yaşamış olsaydı kim bilir daha ne ilkleri tanıştıracaktı toplumu ile?..

O, genç kuşağın idolü idi, onun kadar, yakışıklı, onun kadar cesur, onun kadar iyi yüzücü, onun kadar iyi sporcu, onun kadar memleketini seven, onun kadar çapkın olmak vardı her delikanlının rüyasında. Elbette ki Tanrı herkese her özelliği bahşetmiyor…

O’na, “nur içinde yat, kendi kara, gözü kara, çılgın, doğaya meydan okuyan, Van Gölü’nün kralı, erkek güzeli.” demekten başka bir şey gelmiyor elden… Bir de Ahlat’tan bir Naci AKPOLAT geçti demekten…
Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.
Lütfen Cevaplayın
Colanın rengi nedir? 

Ara
DURUM Temmuz 2010
Bitlis'te bulunduğunuz ilçede belediye hizmetlerinden memnun musunuz?
Evet
Hayır
Ehh işte
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı - AHLAT GAZETESI
®© 1993-2008 Ahlat Gazetesi Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Yayın Organıdır.
AHLAT GAZETESİ’nde yayımlanan yazılardan imza sahipleri sorumludur. Her türlü yazı ve makalelerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kısmen veya tümüyle yayınlanamaz. AHLAT GAZETESİ’nin Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı dışında hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

iletişim : i_nalbantoglu@yahoo.com