|
Hüseyin MÜMTAZ
Ahlat’ı anlatabilmek…
Kolay değil…
Bitlis’i, Ahlat’ı anlatabilmek hiç kolay değil.
Onun için bu yazıyı Musa Eroğlu’nun “CUŞ HAVASI”nı hafif açıp arkanıza yaslandıktan sonra gözlerinizi kapayarak dinlemeniz tavsiye olunur.
Bizim ellerin beyleri
Yakar kandili kandili
İçip aslana dönerler
Kadeh döndürü döndürü
Bitlis’li ilk tanışmam Atilla (Kürümoğlu) aracılığı ile oldu. Harbiyeden sınıf arkadaşım. Uzun yıllar Bitlis’teki minarelerin sayısının üç mü, beş mi olduğunu tartıştık. Sonunda İlhami (Nalbantoğlu: Malkara’dan silah arkadaşım) ile yedi (!) olduğunda karar kıldık.
Ben Bitlis’in Ahlat’ını çok sevdim.
En fazla sevdim.
Türkiye’nin bazı yerlerinde Osmanlı’ya kadar anca gidersiniz. Osmanlı’dan kalan eserler parmakla gösterilecek kadar azdır.
Türkiye’nin çoğu yöresinde Osmanlı’yı yoğun olarak görür, duyar, yaşarsınız.
Türkiye’nin ender yerlerinde de Selçuklu’ya, hatta Beylikler dönemine ulaşırsınız; Oğuz’u-Türklüğü hissedersiniz. Ufkunuz, tarihiniz, coğrafyanız genişler.
Hem içerler hem kanarlar
Düşmana meydan ararlar
Arap atlara binerler
Boynun sündürü sündürü
Ahlat işte öyle bir yer.
İlber Ortay’lı diyor ki; (“DEFTERİMDEN PORTRELER” Timaş, İstanbul 2011)
“Ulusumuzun aydınlarının tarihle ilgisi Yeniçağ’la sınırlıdır. Coğrafya ile ilgimiz ise yaşadığımız ve doğduğumuz şehirde biter.” (S.225)
“İlkçağ tarihinde çok az tutarlı eser verdik. Tarih yazımı ve sohbeti bizde yöntemsiz ve sorumsuz gevezeliğe dönüşebiliyor. Bir toplumda sağlam tarih bilgisi ve tarih muhakemesinin var olabilmesi için, Eskiçağ tarihini öğrenmek lazımdır. Eskiçağ tarihini, dil ve yazıyı öğrenmesek de okumak ve bu gibi çalışmaları ve sonuç çıkarsamalarını tekip etmek gerekir. Eskiçağ tarihçisinin kendi toplumumuzda yetişmesi ise bir kazançtır, daha özgün bir öğretici sayılır.” (S.227)
Tarihçilerimiz ve aydınlarımız arasında Yakınçağ ve Cumhuriyet tarihçiliği revaçtadır. Çünkü kaynak boldur. Araştırma, arama, bulma zahmetine katlanmadan herkes, tezini hazırlayıp, kolaylıkla jürisini “ikna edebilir.”
Hocalar da, tatlı canlarını sıkıntıya sokmamak için Türkiye’nin hangi yöresindeki otokton halkın, hangi Türk asıllı kavimler olduğu hakkında tez konuları vermiyorlar öğrencilerine.
Faruk Sümer’ler bir elin parmakları kadar az. Onun için 1071’de takılıp kalmışızdır. Çocuklarımız o tarihte Türkiye’ye geldiğimizi zanneder.
Beyler neyleyip nidelim
Güzellere göç edelim
Meydanda at oynatalım
Boyun döndürü döndürü
Kendilerine yabancılaşırlar, yöremizdeki her eski-harap yapı mutlaka “öteki”lerindir. Sanki 1071’den önce ve sonrasında hep çadırta oturuyordu dedelerimiz, “anahtar, kapı, kilit” sahibi değildik.
Köröoğlu der ki karıdım
İhtiyar oldum çürüdüm
At yoruldu ben yoruldum
Güzel bindiri bindiri
İlkçağ sömürgelerinin, sömürmek için geldikleri bu topraklarda sadece kale içine hükümran “şehir devletleri” kurabildiklerini, sur dışlarının ise Türk kavimleri tarafından ve tarih öncesinden itibaren iskan edilmiş olduklarını bir türlü öğret(e)meyiz.
İşte onun için Ahlat’ı çok sevdim.
“Mezar taşları” bir milletin geçmişidir, tarihidir, coğrafyasıdır, o topraklar tapu senedi, o senedin altındaki kapı gibi mührüdür.
Yazının burasında Musa Eroğlu “DEDEM KORKUT”u söylemeye başlar…
Yüce dağdan bir yel esti hey!
Bulutları sildi gitti hey!
Dedem Korkut kımız içti hey!
Kopuzunu çaldı gitti hey!
Ahlat’ta, Ahlat’ın Selçuklular tarafından fethedilmesinden itibaren oluşturulan mezarlıkta on binlerce mezar taşı vardır. İki kısımdan meydana gelen tarihi mezarlıkta çoğu şehit olmak üzere 60 bine yakın insanın yattığı söylenir.
Soy soyladı, toy toyladı hey!
Dağlar yerinden oynadı hey!
Koştum tarihin ardından hey!
Aklım burada kaldı gitti hey!
210 bin metrekarelik düz bir alanda 10’uncu yüzyıldan günümüze gelmekte olan mezarlık “DÜNYANIN EN BÜYÜK TARİHİ TÜRK MEZARLIĞI” konumundadır.
UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine aday olması bir yana; ANADOLU’daki ORHUN’dur Ahlat’taki “Selçuklu Meydanlık Mezarlığı”…
Tarihimdir, şiirimdir…
Hem bey idi hem bğrekti hey!
Sevgiye çatal yürekli hey!
Size söylemem gerekti hey!
Söz yerini buldu gitti hey!
Bitlis’i ve Ahlat’a “öyle” görmek ve “böyle” anlatmak hiç de kolay değildir.
Söz yerini buldu gitti hey…
28 Eylül 2011