|
Dr. Servet ZÜLFİKAR
Bitlis’in her döneminde “yemek yeme iştahı” olan çoğu hemşehrilerimizin istisnalar bir yana başka bir ortak yanları da espri güçlerinin, hazırcevaplılıklarının ve dolayısıyla mizahi zekalarının hep üst seviyede oluşuydu. Bunlardan rahmetli “Hamamcı Yaşar Varış” ve “Terzi A.Baki Altınpınar” ikilisi Bitlis mizahı adına bir döneme imzalarını atmış efsane şahsiyetlerdir. Her ikisiyle de tanışıklığım ve muhabbetim oldu. Dünyanın en şanslı insanı olarak kendimi sayabilirim. Allah A.Baki ağabeye uzun ömürler versin. Ancak sevgili Yaşar ağabeyi 2004 yılında kaybettik, ona Allah’tan rahmet diliyorum…
Bu iki ağabeyin 1960’lı yılların ayrılmaz ikilisi olarak her önemli şakanın, esprinin, yemek yeme iddialarının içinden çıktıkları herkesçe görülmekteydi. Bitlis’te yaşadıkları sürece bu tür yarışmaları kaybettikleri de asla görülmedi.
1969 yılının sıcak yaz günleri hızla akıp geçmekteydi. Öğlen vaktidir, Meydan Camii karşısındaki Aşçı Şirin ve Medeni Usta’nın lokantasında kapıdaki erkete garson dışarıya doğru seslenmektedir…
“Burun beyler, buyurun beyler, yemeklerimiz taze ve günlüktür…”
Bu hazır daveti duyan bir köylü hemşehrimiz içeri girer ve kendisine istediği yemekler sunulur. Tıka basa karnını doyuran, sigarasını da tabakasından bir güzel sarıp tüttürmeye başlayan köylümüzün önüne hesap pusulası da bu arada konulur. Köylümüz buna çok öfkelenir ve hemen itiraza başlar…
“Kardeşim bu hesap neyin nesi ole, buyurun, buyurun…. dimediz mi, aha men de buyurdum işte!...” Oldukça şaşıran lokanta sahipleri adeta donup kalırlar. Üstü aranan köylü de metelik bile bulunmaz… “Allah senin cezan versin.. diyerek ona kızarlar ve 2-3 tokadı da oracıkta aşkederler…
Bitlis küçük bir kent, olay kısa sürede duyulur, günün taze esprisi de bu sıcak olaydır…
Ertesi gün Yaşar ve A.Baki ağabeyler “teselli etmek” için arkadaşlarının lokantasına damlarlar. Lokantadakiler ikilinin geçmiş olsun dileklerini kabul edip sonra da oldukça fazla miktardaki yemek siparişlerini karşılarlar. Yemeklerini yiyen ve epeyce bekleyen ahbaplarımıza şöyle seslenirler… “Allah aşkıne bizleri sıkıntiye kumeyin, teyi neyi beklisiz?.. Yimah mimah heç bişe de kalmedi…” “Biz karnımizi doyurdoh, Allah şen etsin, şimdi bizi kim dögecahse o gelsin, oni bekleroh…” derler.
Bu ikinci olayla birlikte lokanta sahipleri kentte adeta alay konusu haline gelmişlerdir. Kısa bir zaman sonra Aşçi Şirin ve Medeni Efendiler intikam yemini içerler. Bir şekilde tanınmayan iki yeğenlerini müşteri kılığında Yaşar ağabeyin hamamına yollarlar. Hamamda şarkılarla türkülerle ortalığı inleten gençlerden en son gelen görevli olanı, birinci yeğenin tüm giysilerini, ayakkabılarını velhasıl her şeyini hiç kimseye hissettirmeden alarak kaçar…
Yeğen yıkanır, kurulanır, parasını ödemeye sıra gelir, ancak paralarının, elbiselerinin, ayakkabılarının yerinde yeller esmektedir. Çıngar çıkmıştır, sesler yükselir, sinirler gerilir, olay bir türlü yatıştırılamaz, danışıklı dövüş gereği senaryoya dahil olan birkaç kişi de bu yeğeni tutarlar. Epey bir zaman sonra gerilen, yorulan ve çaresiz kalan Yaşar ağabey gerekli tazminatı istemeye istemeye ödemeyi kabul eder.
Aradan bir ay kadar bir süre geçer, aynı oyunu başka oyuncularla bir kez daha sahneye koyarlar. Sonuçta Yaşar ağabey bir şeyler döndüğünü anlamış ama hırsızlığı kimin yaptığını çözememiştir. Yaşar ağabey bu yeni durumu bir türlü kabullenmez ve artık isyan eder. Soyulduğunu iddia eden bu yeni genç, etrafta dolaşan diğer hamam müşterilerinin ve Yaşar ağabeyin yanında üzerinde tuttuğu son havluyu da herkesin şaşkın bakışlarına aldırmadan bırakıp çırılçıplak bir vaziyette kalarak şöyle seslenir. “Yaşar abe imanan sıle, men senın hemame aceba bele mi geldim?..” der…
Oradakiler büyük bir kahkaha krizine girerek hamamı inletirler, az sonra da olaylar Yaşar ağabeye etraflıca anlatılır ve her şey eski düzene girer…