|
Prof.Dr.Necdet ADABAĞ
Bir süredir bu topraklarda toplumların her katmanından insanlarla birebir görüşme olanağı bulmuş olmaktan mutluluk duyuyorum. Özellikle İtalyan insanıyla kırk yıllık tanışıklığımın getirdiği rahatlıkla insanlara yaklaşabilmiş olmam, insanların söyleşilerinde kendilerinden biri olarak beni görmeleri ve benim de ezeli bir dostluk ilişkisiyle bu görüşmeleri algılamam konuşmalarımızın daha içtenlikli geçmesini sağlamıştır. Böylesi içtenlikli bir yaklaşım karşılıklı olarak içimizi dökmek anlamına da gelebilir. Ama salt karşılıklı konuşmalarda değil, verdiğimiz derslerde ya da konferanslarda üstü kapalı olsa da anıştırı ve satır aralarına yüklenerek aydınların, genç öğrencilerin ya da sokaktaki adamın bir şeyler anlatmak istediği açık ve net. Size anlatmak istediği, içinde gizli tuttuğu ve rasgele açığa vuramadığı huzursuzluğudur. İçinde yaşadığı barışın bozulacağı kaygısıdır.
Bugün Avrupa’nın karşısındaki temel sorun göç sorunudur. Bir gün başlarına bela olacağını düşündükleri Afrikalı ve Asyalı aç bu insanlarla bir tabak makarnalarını paylaşmamak gibi bir kıskançlıkları olamaz, ama günün birinde hangi yöne koyacakları kaygısını taşımaları, Avrupalının huzursuzluğunun temel nedeni olduğu kuşku götürmeyecek kadar açık. Bu huzursuzluklarının da temel ögesi şimdilik Müslüman toplumların genç insanlarının aşırı dinciliğin sarmalına kapılacakları kuşkularıdır. Şimdilik Hıristiyan gençlerin böyle bir ikilemde kalmayacaklarını düşündüklerini, ya da şimdilik bunu perde arkasında tutmak istediklerini görmemek olanaklı değil. Bize öyle gelebilir ama, bunu gören ve açığa vuran kişilerle konuşmalarımızda insanların işin bu yönünü sakladıklarına ilişkin sözleri unutulacak gibi değil.
LAİKLİĞİ KAZANMAK
İlk bakışta sağlam bir yapı üzerine kurulu Avrupa’daki laiklik anlayışının, özellikle İtalya’da komünist partisinin devre dışı bırakılması ve Machiavelli’nin deyişiyle, Ruhban Hükümdarlıkları’ndan birinin yüreklerinin başında bulunmasıyla çok çabuk bozulacak bir kağıt oyununa dönüşebileceğini düşünüyorum. La Sapienza Üniversitesi olayı, ardından Prodi hükümetinin devrilmesi, seçimler ve Berlusconi’nin yüzde 46’larla iktidara gelmesi bir şeyleri göstermiyor mu acaba? Elli yıl boyunca ülkeyi yönetmiş Hıristiyan demokratların faşizm döneminde Vatikan’la imzalanmış olan Konkordato’ya el sürmek ve devletin laikliğini ilan etmek yürekliliğini gösterememiş olmaları ve 1978’de kısa bir süre iktidar olan sosyalist Craxi’nin ancak devlete laiklik kazandırdığını bilmek belki de bugün D’Alema’nın Devletin laikliğini savunuyorum çığlığını atmasına nedendir, diye düşünüyorum.
Geçenlerde İstanbul’da bir toplantı yapıldı. Türkiye’de yazıldı mı bilmiyorum. Ben İtalyan gazetesi la Repubblica’da Marco Ansaldo imzasıyla okudum. İlginç bir toplantı bana göre. Toplantıya katılan kişiler açısından olduğu gibi, konuşulan konular açısından da… 3 Haziran’da yapılan yuvarlak masaya katılanlar; Jürgen Habermas, Ian Buruma, Giuliano Amato, Murat Belge, Abdou Filali Ansary, Konu başlığı: Avrupa’da İslam: Göç entegrasyon, demokrası, Giancarlo Bosetti oturumu yöneten biri olarak göçün beraberinde getirdiği sorunları açıyor ve yalnızca Lombardia bölgesinde 600 bin göçmenden söz ederek, entegrasyonun kolay kolay gerçekleşmeyeceği yönünde insanların kaygısını dile getiriyor. Amato (Prodi’nin İçişleri Bakanı) Avrupa’da Müslüman kadınların haklarının olması, evden çıkabilmeleri, eğitim alabilmeleri ve aldıkları bu eğimi çocuklarına yansıtabilmeleri çok önemlidir. Ayrıca laiklik fikrinin iyice benimsenmesi gerekmektedir. Yapılacak şey, Amato’ya göre, bir çizgi çekmek ve bu çizginin de her ülkenin yasalarıyla belirlenmiş olması ardından ve yasalara saygılı olunmasıdır.
Habermas, toplumsal entegrasyonun önemli olduğunun altını çizerken İslam düşünürlerinin kendisine ne yapılması gerektiğini sorarlarken, ötekilerin, Kuran’ın ilkelerinin devreye sokulması gerektiğini salık verdiklerini söyler. Barber, yapılması gerekenin ifade özgürlüğünün Riyad’da sağlanması olayıdır. Amato, şeriat kanunlarının, buna karşı olan ülkelerde kullanılamayacağı gerçeğinin herkesçe bilinmesi önemlidiri vurgular. Bu açıkoturuma son noktayı Habermas koyuyor:
“Türkiye’nin işlevi hayatidir. Bu 70 milyon demokrat (laik) Müslümanı topluluğumuza almalı mıyız? Kendimize soracağımız soru bu olmalı? Benim yanıtım evettir.”
RADİKAL İSLAM KORKUSU
Habermas’da “laik” tanımını kullanmamış: Nasıl olacaksa laik olmadan demokrat olmak! Ancak denize düşen yılana sarılırmış örneği, Avrupa başına sarılan ve özellikle laik kesimin gerek başta laiklik, ardından din ve gerekse demokrasinin elden gideceği bir döneme girildiği konusunda derin kuşkuları olduğunun; daha da Batı’dan, Amerika’dan ve Doğu’dan gelen bu iki çapraz ateşin önünde durmanın olanaklı olmayacağı fikrinde birleşmeleridir.
Dahası, Türkiye’ye radikal İslamın gelip gelmeyeceği sorularının sıkça sorulmasının ardında, oraya gelirse bize de gelir korkusunun gizli gizli yaşanmasıdır. Türkiye’nin laiklik süngüsünü, tıpkı NATO süngüsünü takmış olduğu gibi takmasıdır…
Bugün İtalya’da çoğu insanın, gazetelere yansıyanlar ve bizzat tanık olduklarımdan kalkarak (en son 06.06.2008’de bir devlet dairesinde halka açık verdiğim bir konferansta) gerek Türkiye’yi izlemek anlamında çok dikkatli ve Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu karardan da çok mutlu olduklarını gördüm. Sayın Demirel’in kalkıp “Geriye bir tek şeriat kaldı” demesinin bence bir anlamı yok.
Ülkeyi yönetmiş bir devlet adamının, ülkenin yaşadığı süreçten Babacan’ın son sözlerinin günün birinde çıkacağını zamanında kestirmesi gerekirdi. Bunu bana, İtalya’da bir emekli aşkeri paşa dostum söyledi ve arkasından şunu ekledi: “Keşke Türkiye Atatürk’ü izlemeyi sürdürseydi.”