|
Çok zor koşullarda bitirdiğim liseden sonra, okuyabileceğimden umudu kalmamıştı babamın. Bu yüzden de o yıl üniversite sınavlarına girememiştim. Akranlarımdan da üniversiteye girebilen hemen hemen kimse yoktu. O yıllarda Ahlat’ta bizim yaşımızdaki gençlerin yapabilecekleri başka hiçbir iş de yoktu. Arkadaşlarımın çoğu zamanlarını Halid’in kahvesinde oyun oynayarak geçiriyorlardı. Günün geç saatlerinde bu oyunlar küçük ölçüde kumara dönüşüyordu. Benim ise ne oyunla ne de kumarla bir ilgim söz konusu değildi. Bu yüzden babamın boş dükkanlarından birini kendime atölye yapmış burada tabelacılık yapıyordum.
Ağır kış koşulları gelip çatmıştı, her yer karla kaplanmıştı. Artık dükkanda çalışmak da mümkün değildi. Tam da bu sıralarda İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü öğretmeni olmayan okullara lise mezunlarından vekil öğretmenler atama uygulamasına başlamıştı.
Oldukça fazla köy öğretmensizdi. Oldukça da lise mezunu arkadaşlarımız vardı. Milli Eğitim Müdürlüğü sırasıyla bizleri değişik okullara verdi. Buna göre; Süleyman Çiçekçioğlu, Ovakışla, Cengiz Çiroğlu, Kırıkkaya, Coşkun Önder, Alakır, ben Bucukaya’ya öğretmen vekilliği yapmak üzere görevlendirilmiştik. Bu sırada, Orhan Sevimli de Dilburnu köyünde asil öğretmen olarak görev yapmaktaydı. Hepimiz akran ve arkadaştık, bu nedenle hafta sonlarını birlikte geçiriyorduk, zira mesafeler çok yakındı, en fazla bir saat içinde bir araya gelebiliyorduk.
Öğrencilik yıllarından yeni çıkmış ve para kazanmaya başlamıştık. Kendimize güvenimiz gelmişti, sıkça bir araya gelmekten büyük keyif alıyorduk.
Hafta sonlarında hava koşullarına ve duruma göre en uygun olan yerde bir araya geliyor, yemekler yapıyor, güle oynaya güzel anlar yaşıyorduk. Günümüz koşulları ile kıyaslandığında tahmin edilemeyecek kadar olanaksızlıklar içinde mutlu tablolar ortaya koyabiliyorduk. Radyonun, televizyonun, cep telefonu bir yana normal bir telefonun, elektriğin, suyun, alışveriş merkezinin olmadığı bir ortamda….
Süleyman Çiçekçioğlu, bizlere göre daha iyi olanaklara sahipti. Babası, ünlü Mahmut Hoca, İlçe Milli Eğitim Müdürü’ydü. Süleyman’ı biraz şimartmış olmalı ki her isteğini yerine getiriyordu. Süleyman, biraz hercai olduğu için hemen hemen her şeye merak sarıyordu. O günlerde bir av tüfeği edinmeyi kafasına koymuş ve dayanılmaz ısrarları sonucunda bu tür olaylara son derece karşı olan babasını ikna etmeyi başarmıştı. Silahı omzuna takıp dolaşmaktan büyük keyif alıyordu.
Gene babasını ikna ederek bir bisiklet almıştı. Yeni bisikleti ile gezmekten büyük haz duyuyordu. Zira o tarihlerde koca Ahlat’ta topu topu 4 ya da 5 bisiklet vardı. Bunlardan biri Salih Hoca’nın –Onur Akın’ın babası- biri Ziya Hoca’nın, biri Kalaycı Ahmet’in bir de İkikubbeli ismini hatırlayamadığım bir hemşehrimizin. Bu nedenle Süleyman’ın havasından geçilmişordu. Ahlat’tan Ovakışla’ya bisikletle gidiyor, bizleri de bisiklet almaya teşvik ediyordu. Ne var ki o tarihte hiçbirimizin böyle lüks bir harcama için ekonomik gücümüz yoktu.
Ziya Hoca arada bir bisikletini bana verirdi binmek için. Süleyman’ın ısrarlarına dayanamayarak Ziya Hoca’nın iznini almadan birlikte Ovakışla’ya doğru yola çıktık. Her şey çok iyi gidiyordu, zevkten dört köşeydik, Kırklar Mahallesini daha sonra Garmuç Çayı’nı geçtik. Buradan itibaren yol bisikletin gidemeyeceği ölçüde çamurlu olduğu icin tarlalardan gitmeye başlamıştık. İlkbahar aylarıydı ve kar yeni katlığı için toprak kabarmıştı. Birkaç metre gitmeden yumuşak toprak bisikletin lastik tekerleğine macun gibi yapışmaya başladı ve yapışan topraklar lastik ile çamurluk arasını doldurduğundan lastik artık dönmez olmuştu. Çaresiz kalmış hiçbir çözüm yolu bulamamıştık. Bisiklet ile gitmenin keyfini yaşamak isterken Ovakışla’ya kadar bisikletleri sırtımızda taşımaktan bitkin hale gelmiştik. Bir daha mı bisikletle gitmek… tövbe etmiştik.
Bir Cumartesi günü Süleyman erkenden gelmişti, birlikte Dilburnu Köyü’ne Orhan Sevimli’nin yanına gidecektik. Cengiz Çiroğlu ve Coşkun Önder’de oraya geleceklerdi. Süleyman av tüfeğini yeni aldığı için sağını solunu kurcalayarak tanımaya çalışıyordu. Yolda giderken domuz, ayı ya da kurt çıkarsa kendini korumak için planlar yapıyordu, bunun için domuz mermisi de almıştı. Tüfeği fazla kurcalayınca ben de onu uyarmaya çalışıyordum. “Aman dikkat et, sakın mermi doldurma, bana doğru tutma” gibi sözlerle dikkatli olmasını istiyordum.
Benim oldum olası silah ve benzeri şeylerle hiç ilgim olmadı. Ancak Süleyman öylesine kendini kaptırmıştı ki ben de ister istemez yanında onu ilgiyle izliyordum. Arada bir de soruyordum “içinde mermi var mı?” Süleyman da her seferinde içinde mermi olmadığını söylüyordu.