|
Vatani görevimi tamamlamış yeniden işime dönmüştüm. Artık yeni bir yuvanın hazırlıklarını yapmak üzere çaba gösteriyordum. Ekonomik koşullar çok iyi olmadığı için yeni kurulacak bir yuva için gerekli olan ihtiyaçları parça para sipariş veriyor, bunların taksitlerini ödedikten sonra diğer eksikleri sırasıyla tamamlamaya çalışıyordum. Masraflar oldukça çok olduğu için hafta sonları fazla dışarılara çıkmıyor, zamanımın çoğunu bodrum katındaki evde geçiriyordum. Durumumu çok iyi bilen yakın arkadaşlarımdan Kayserili zengin bir ailenin oğlu olan Süleyman Kedicioğlu bir Cumartesi sabahı geldi, selam sabah vermeden “hadi hazırlan, gidiyoruz.” dedi.
70’li yılların başıydı, otomobil çok yaygın değildi, ancak zengin insanların vardı, benim konumumda olanlar için otomobil bir hayalden de öteydi.. Süleyman genç yaşta olmasına karşın o dönemde çok rağbette olan bir Anadol marka arabası vardı. Hazırlanacak bir şeyim yoktu, can sıkıntısından yeter ki bir şey olsun kabilinden evden çıktık, arabaya bindik “Eee nereye gidiyoruz?” diye sordum, “Karaman”a dedi.
“Ya oğlum Karaman’da ne işimiz var, dalga geçme benimle” dedimse de Süleyman Konya yoluna çıktı bile, başladı anlatmaya. “Biliyorsun ben babamı küçük yaşta kaybettim, benden büyük erkek kimsemiz yoktur, babam öldüğünde bizin 13 tane benzin istasyonumuz vardı. Annem ve ablalarım sahip çıkamadılar, istasyonlar birer birer elimizden çıkmaya başladı. Ben artık bunlara sahip çıkma yaşına geldim, kontrolü elime almalıyım, artık başkalarının insafına bırakamayız. Karamanda arsalarımız ve apartmanımız var seninle birlikte gidelim bir bakalım neyimiz var, neyimiz yok, bir tespit yapıp gelelim.” dedi. Makul karşıladım ve sohbet ederek, şakalaşarak Konya’ya doğru yol almaya başladık. Gençliğin verdiği cesaretle Süleyman hız yapmaktan hoşlanıyordu. Ben ise ehliyet almış ama hiç araba kullanma fırsatı bulamadığım için direksiyona geçme cesareti gösteremiyordum.
O yıllarda Avrupa da çalışan insanlar da tatil için arabalarıyla Türkiye’ye dönüş yapıyorlardı. Bu yüzden yollar oldukça kalabalıktı. Ne yollar bugünkü gibi iyi, ne arabalar bugünkü gibi yüksek standartlıydı. Biliyorsunuz Adana yol ayrımından itibaren Konya yolu bir cetvelle çizilmiş gibi düm düzdür. Düz yolda araba kullanmak bir süre sonra monotonlaştığı için dikkatin daha erken zayıflamasına neden olmaktadır.
Kulu kazasına az bir mesafe kala yol iyice kalabalıklaştı, oldukça dar olan yolda bir gidiş bir de dönüş var, arada refüj yok ve de hız yüksek, Süleyman 140 km hızla gidiyor, ben dilimin döndüğünce uyarıyorum ama dinleyen kim?
Dar ve süratli yolda karşıdan gelen mavi renkli bir Alman plakalı araç birden bizim önümüze doğru gelmeye başladı, Süleyman ona çarpmamak için direksiyonu biraz fazla kırmış olmalı ki, biz sağ tarafa doğru boş tarlaya uçmaya başlarken önümüze çıkan araba bizim arabamızın sol arkasından şiddetle bize çarptı. Biz tarlaya fırlayan arabanın içinde kaç takla attığımızı bilmeden tarlanın ortasına kadar gittik.
Araba durduğunda ilk işimiz birbirimize seslenmek oldu, ama birbirimizi göremiyorduk. Emniyet kemeri gibi şey de söz konusu olmadığından ne hale geldiğimizi bilemiyoruz. Yavaş yavaş kendimizi toparlamaya ve arabanın içerisinden çıkmaya çalışıyorduk ki duran araçlardan gelen insanlar bizim çıkmamıza yardım ettiler. İkimizde de ufak tefek çizik ve eziklerin dışında ilk aşamada bir şey yok görünüyordu. İnsanlar da daha sıcak olduğunu şimdi belli olmayacağını bir süre sonra arızaların ortaya çıkabileceğini söylüyorlardı.
Anadol marka arabalar fiberden yapıldığı için, arabamız her takla attığında bir yeri parçalanıp havaya savrulmuştu, ezilme, sıkışma gibi bir durum meydana gelmemişti. Arabanın tüm kaportası tarlaya yayılmıştı. Bizi arabadan çıkaranlar inanamıyorlardı, nasıl olur da bu hale gelen arabadan insanlar sağ çıkabilirler diye.
Ortada kalmıştık, bir süre sonra Süleyman’ın sinirleri boşalmaya başladı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya, ben onu teselli etmeye çalışıyordum, ancak büyük şok içindeydim.
Ben olayın bundan sonraki bölümlerini hatırlamıyorum, hatırladığım Süleyman’ın babasının arkadaşlarından birinin evindeydik, üstümüz başımız perişan bir halde adam bize yiyecek bir şeyler hazırlıyor ve şoku atabilmemiz için bize kokteyl hazırlıyordu.
Kaza yerinden Konya’ya nasıl geldik, neyle geldik, araba ne oldu hiç bilmiyorum, sadece gözlüğümü aradım buldum. Dört kat olmuştu. O yıllarda tel gözlükler moda olduğu için ben de onlardan almıştım, dört kat olan gözlüğümü düzeltip gözüme takmıştım.
Süleyman’la sıradan olan arkadaşlığımız bu olay sonunda kardeşliğe dönüştü, artık ben de o ailenin bir ferdi gibi olmuştum. Kardeşim Süleyman yıllar sonra geçirdiği bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı.
Ben ise bir kez daha Azrail’in elinden kurtulmayı başarmıştım. Bu benim marifetim mi, yoksa Azrail’in hoşgörüsü mü bilmiyorum!..