|
Burcukaya Köyü İlkokulunda günler geçip gidiyordu. Kışın ilk günleriydi. Yerde çok sayılmayacak miktarda kar vardı. Aynı zamanda ramazan ayının içindeydik, doğal olarak oruç tutuyorduk. Bir hafta sonu Ahlat’a gitmek yerine köyde zaman geçirmeyi yeğlemiştik. Ben, Süleyman Çiçekçioğlu, Orhan Sevimli ve Cengiz Çiroğlu Burcukaya’dan Kırıkkaya’ya gitmek üzere yola çıkmıştık. Cengiz Çiroğlu ısrarla bizi iftara davet ediyordu Burcukaya ile Kırıkkaya arasında bayağı uzun bir mesafe vardı. Kırıkkaya’ya gitmek için Dilburnu’ndan geçmek gerekiyordu. Dilburnu, Orhan Sevimli’nin Köyü idi. Okula uğradık bir süre oyalandık Orhan çok ısrar etti illa burada kalalım akşama bize tavuk keseceğini, iyi vakit geçireceğimizi filan söyledi, ancak Cengiz Çiroğlu, hayır bana söz vermişsiniz illa Kırıkkaya’ya gideceğiz diye tutturunca yeniden yola koyulduk. s
Güneşli bir gündü, dördümüzde oruçluyduk. Bu nedenle günü iyi değerlendirmek istiyorduk. Dağlardan, derelerden, tepelerden, şakalaşarak, oynayarak zıplayarak Nazik Gölü’nün kenarından dolaşarak yürüyorduk. Erken gidip iftar saatine kadar aç susuz beklememek için mümkün olduğunca ağırdan alıyorduk. Nazik Gölü’nün kenarından yürürken kayalıklardan bir tilki fırladı. Dördümüz birden tilkinin peşine düştük. Kurnaz tilki bizi öyle bir atlattı ki şaşkına döndük. Düz arazide bir türlü tilkiyi bulamıyorduk. Girebileceği herhangi bir delik yada kovuk göremiyorduk. Dakikalarca aradık bir tünlü bulamadık. Bu duruma en fazla Süleyman üzüldü. Yeni almış olduğu av tüfeğini benim üzerimde denemekten başka kullanma fırsatı bulamamıştı. Tilki çıksa da bir ateş etsem diye yanıp tutuşuyordu. Kurnaz tilki Süleyman’a o şansı tanımadı. Süleyman da hırsını yenmek için habire havaya ateş edip duruyordu. Niye boş yere ateş ediyorsun dediğimizde de, tilki belki sesi duyar da çıkar diye yanıt veriyordu.
Bir süre sonra Nazik Gölü’nün kenarındaki balıkçı barınağına geldik. Burada Ercişli balıkçı İbrahim bizi karşıladı. Oturup sohbet ettik, bize balık tutmayla ilgili bilgiler verdi. Çay içiyorlardı, bize ikram etmek iztedi oruç olduğumuzu söyledik. Bir süre dinlendikten sonra Kırıkkaya’ya doğru hareket ettik. Açlık ve yorgunluk hissetmiyorduk. İtişerek, kakışarak, şakalaşarak, kar topu oynayarak gidiyorduk.
Cengiz Çiroğlu, yol boyunca bize akşama iftarda ne yemekler hazırlayacağını ballandıra ballandıra anlatıyordu. İlk zamanlar bir şey ifade etmiyordu bu sözleri, ancak gün ilerleyince, biz de yavaş yavaş açlık belirtileri hissetmeye başlayınca can kulağıyla dinler olmuştuk Cengiz’in bu güzel yemek tariflerini. Sağ olsun bu konuda oldukça yetenekliydi. Bitlis’te birlikte kaldığı ev arkadaşı Mensur Tunç’tan pek çok çeşit yemek yapmayı öğrenmişti.
Bir süre daha yürüdükten sonra uzaktan Kırıkkaya Köyü göründü. Zamanlamayı tutturamamıştık. Köy görünmesine görünmüştü ama hava da kararmaya başlamıştı. Çok hızlı yürümek kaydıyla ancak iftar saatine yetişebilecektik. Havanın kararmasıyla soğuk da iyice artmış, açlık emareleri de görülmeye başlamıştı.
Köy karşıda görünüyor ama biz yürüyoruz, yürüyoruz bir türlü köye ulaşamıyorduk. Karanlık iyice bastırmadan köye ulaşmak için çaba sarfediyor ama bir türlü mesafe alamıyorduk. Bir süre sonra benim dermanım kesildi. Artık adım atamıyordum. Orhan, Cengiz ve Süleyman gidiyorlar, ben gidemediğim için durup beni bekliyorlardı. Ben de ise adım atacak hal kalmamıştı. Tutturdum, “Bakın köye az kaldı, biraz oturup burada dinlenelim sonra yeniden yola koyuluruz.” diyordum. Onlar ise hayır durursak bir daha gidemiyebiliriz diye ısrarla benim oturmama izin vermiyorlardı. Ben yalvarıyordum nolursunuz çok uykum geldi, burada durup biraz uyuyalım sonra devam ederiz diyordum. Benim yüzümden onlar da yürüyemiyorlardı. Üçü birden beni zorla yürümeye ikna ediyorlardı. Bu konuda en bilinçli olanımız Orhan sevimli idi. Eğer durursak hele hele uyursak bir daha uyanamayabileceğimizi dilinin döndüğünce anlatmaya çalışıyordu. Ama bunu anlayan kim, öyle müthiş bir şekilde uykum geliyordu ki kendimi yere atıp neredeyse siz gidin ben sonra gelirim demeye getiriyordum.
Benim artık mecalim kalmamıştı, tükenmiştim, bu arada köye de biraz daha yaklaşmıştık, iftar vakti de gelip geçmişti. Bu üç değerli arkadaşım kendi açlıklarını ve yorgunluklarını unutup benimle uğraşıyorlardı. Neredeyse sırtlarına alıp taşıyacaklardı beni. Beni sürükleye sürükleye okula kadar götürdüler, vakit bir hayli geçmişti. Cengize bize vaat ettiği yemekleri yapacak zaman kalmamıştı. Kırıkkaya’nın hali vakti yerinde babacan bir muhtarı vardı. Cengiz koşa koşa gidip muhtara haber verdi misafirlerim var diye. Biraz sonra muhtarın adamları öğretmen lojmanını yemeklerle donattılar.
Cumartesi tam gün olmak üzere pazar günü öğlene kadar hiç okuldan çıkmadık, yedik içtik yattık. Pazar günü köylerimize hareket etmek üzere yola çıktığımızda artık oruç tutmayı göze alamadık. Bol azıklarla ve sorun yaşamadan köylerimize döndük.
Yıllar sonra idrak etmeye başladım ki, duralım uyuyalım diye tuttururken Azrail ile randevulaşmayı bu kez isteyen benmişim. Deneyimli arkadaşlarımız olmasa ertesi gün köylülerin genç bir öğretmenin donmuş cesedini bulup köye getirmeleri içten bile değilmiş. Böylece bir kez daha ıskalamış olduk Azrail’i. Bakalım nereye kadar atlatacağız?..