|
Artık Ankara’ya gelmiş, işe girmiş, yüksek öğrenimimi tamamlamış, vatani görevimi yapmak üzere müracaat etmiştim. Sınavlara girdim sınıfım “Tankçı” olarak belirlendi. Ankara Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu’nda eğitim dönemine başladım, eğitim bitti kur’a çektim, Tekirdağ Malkara Tank Taburu çıktı. Gidip Malkara’da göreve başladım. Orduevinde kalıyordum, her şey iyi gidiyordu, ne zaman ki 1974 Kıbrıs Barış Harekatı başladı biz de hareketlendik.
Yunanistan’dan her türlü hareket beklenebilir düşüncesiyle hemen sınıra doğru hareket ettik. Tankları, her an sınırı geçmeye hazır bir durumda savaş stratejisine uygun olarak araziye konuşlandırdık. Herhangi bir hareket olmadığı için aylarca arazide teyakkuz durumunda bekledik. Bir süre sonra bir akşam vakti Tekirdağ’da yerleşik 8.Piyade Tümen’inden bir emir geldi. “Tank Taburu’nun Keşif Takımı cephenin en ön basamağında bulunan Ferre Küpürü’ne hareket edecek.”
Keşif Takım Komutanı ben olduğum için hemen hazırlıklara başladım. Gideceğimiz yer çok stratejik olduğu için harekat gece olacaktı. Gece ise zaten karartma vardı. Saat 20.00 civarında bir reo ağır araç, üç adet jeep, 26 er, 2 onbaşı, bir çavuş ve Takımın başında Komutan olarak Asteğmen ben.
Zifiri karanlıkta önde rehberlerimiz ve arkada Keşif Takımı saatlerce yol aldık. Bir süre şiddetli gök gürültüsü ve şimşek çakmasının ardından çok şiddetli bir yağmurun altında ilerliyorduk. Yaz mevsimi olduğundan araçlarımızın üstü açıktı. Yağmur araçlarımızın içini doldurmuş taşıyordu. İliklerimize kadar ıslanmıştık. Sabaha karşı bir karakola geldik, orada çok kötü yanan bir sobanın başında elbiselerimizi kurutmaya çalıştık, kahvaltı yapıp yeniden yola koyulduk. Bir süre sonra Meriç Nehri’nin kenarına gelmiştik. Reo ve jeeplerimizi burada bırakıp, nehrin üzerindeki sal ile karşı kıyıya geçtik, görev alanımız burasıydı.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırı Meriç Nehri oluşturuyormuş. Ancak Meriç çok menderesler çizerek gittiği için sınır da çok girintili çıkıntılı olduğundan 1960 yılı öncesi iki ülke arasında bir sınır anlaşması imzalanmış. Buna göre Meriç Nehri’nin yatağı değiştirilerek düz akması sağlanacak, sınır da buna uygun olarak düz bir hale getirilecek. Anlaşma gereği Meriç Nehri’nin yatağı değiştirilmiş ve Meriç düz akmaya başlamış, ancak anlaşmanın diğer koşulları tamamlanmadan Türkiye’de 1960 ihtilali gerçekleştirilmiş. Böylece anlaşma tamamlanamamış. Ancak Meriç Nehri’nin yatağı değişmiş olmasına karşın sınır olarak kabul edilemiyormuş. Hal böyle olunca Sınır olarak Meriç Nehri’nin eski yatağı geçerli imiş. Bunun sonucu olarak da, Meriç Nehri’nin öte yakasında Türk toprağı, beri yakasında ise Yunan toprağı bulunmaktaydı. Bizi de Keşif Takımı olarak Meriç Nehri’nin öte tarafındaki Türk toprağını korumak üzere görevlendirmişlerdi. Yani Yunanistan ile aramızda Meriç Nehri’nin kurumuş eski yatağı, Türkiye ela aramızda koca Meriç Nehri vardı. Buranın adı ise Ferre Küpürü idi. Ferre hemen yanıbaşımızda bulunan Yunan Köyü’nün adı idi. Buradan tren geçiyor, insanlar günlük yaşamlarını sürdürüyor, genç kızlar tarlalarda kavun karpuz topluyorlardı. Bizim Keşif Takımımız ile Yunanistan arasında bir çit bile yokken, Türkiye ile aramızda Meriç Nehri vardı.
Yunan askerleri arada bir bizim askerlerin yanına yanaşıp sigara alış-verişinde bulunuyorlardı, bunu yasaklamama rağmen askerlerimiz benim haberim olmadan bu tür ilişkilerini sürdürüyorlardı.
Bizim görevimiz buradaki mevzilerde nöbet tutmak olası gelişmeleri telsizle üstlerimize bildirmekti. Yemeklerimiz Tümen Karargahından geldiği için oldukça geç bize ulaşıyordu. Önce Meriç’in kenarına geliyor, oradan salla geçmesi zaman alıyordu. Ancak bu durum Kahraman Türk askeri için herhangi bir sorun teşkil etmiyordu.
Arada bir komutanlarımız gelip bizi denetliyorlardı. 29 askerle günün 24 saati dönüşümlü olarak nöbet görevini yerine getiriyorduk. Ben ise günün değişik saatlerinde nöbet yerlerini kontrol ediyordum.
Gerilim ileri boyuttaydı. Zaman zaman Yunanlılara ait hayvanlar bizim olduğumuz alana geliyordu, doğal olarak geriye gönderiyorduk. Askerlerden bazıları gelip, “Komutanım bu öküzlerden veya koşunlardan bazılarını tutalım keselim” gibi öneriler getiriyorlardı. Böyle gerilimli bir ortamda bir kıvılcım bile iki ülkenin birbirine girmesine neden olabileceği kuşkusuyla elimden geldiğince sorumlu davranıyordum.