|
Hüsnü SOYDAN-Emekli Albay
Geçen ay ki yazımın sonunda ‘ Ben 27 Mayısçıyım ama asker olduğum için değil, benim köyümü dünyaya açtığı için, köyümü orta çağdan üç ayda 1960 yılının Türkiye’sine taşıdığı için, benim ve dönemimdekilerin şu andaki maddi ve manevi düzeylerine erişmelerine fırsat sağladığı için 27 Mayısçıyım.’ diyerek bu konuya tekrar döneceğimi belirtmiştim.
Çok büyük bir çoğunluk tarafından kabul edildiği ve dile getirildiği gibi bende bir başbakanla iki bakan idam edilmeseydi daha iyi olurdu diyenlerdenim. Eğer kamuya açıklanamamış veya açıklanamayan bir gerekçe yoksa o idamlar halkın vicdanını yaralamıştır. Ama ne yazık ki hem kendi tarihimizde hem de dünya tarihinde gördüğümüz bir gerçek şu ki ihtilal veya ihtilal teşebbüslerinin karekteristik özelliği az veya çok kanlı olmalarıdır. 12 eylülde, 12 martta, 21 mayısta (1963) gerçekleştirilen idamları onaylayan varmı acaba? Uzağa gitmeye gerek yok, darbe teşebbüsü diyen açılan Ergenekon davasında koşturularak içeri atılan Kuddusi Okkır ölümüne üç gün kala sedye ile ailesine teslim edilmedi mi? Övünerek andığımız Osmanlıda kaç vezir-i azam, vezir ve bu seviyede devlet görevlisinin canına kıyıldığını bir hatırlayalım. 36 Padişah dan en seçkin dediklerimizin içinde kardeşlerini, kuzenlerini, çocuklarını hatta torunlarını boğduranlar veya başlarını vurduranlar yokmu?. Bunlar oldu diye Kanuni Sultan Süleyman veya Osmanlının zirve olduğu dönemin padişahı III. Murat için kötü tanımlamalarda bulunabilir miyiz? Ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum ki olayları, olayların yaşandığı dönemin koşulları içinde değerlendirmek gerekir.
Aradan yaklaşık 50 yıl geçti ama Yassı ada Mahkemesi daha da yakın geçmişi olan 12 mart veya 12 eylül mahkemelerinden daha çok hukuka aykırı değildi. Görevlendirilen yargıç ve savcılar yurt dışından getirilmedi, o iktidar döneminde o mevkilere kadar yükseltilmiş kişilerdi. Savunmaları adeta halka açık yapıldı. Tanıklık yapanlar ise ne sahte idi ne de gizli tanıktı. Denilebilir ki bütün tanıklar o iktidarla görevde bulunmuş kişilerdi. Duruşmalarda yaşanan traji-komik durumları da millet görmese de duydu. Başbakanın kendisini yargılayan yargıca ‘Muhterem reis beyefendi hazretleri…’ diyen hitabını başbakanın nezaketine yoranlar; aynı başbakanın meclis kürsüsünden muharebe meydanlarından gelmiş, Lozan kahramanı, ikinci dünya savaşında ülkesinde bir kişinin dahi burnunu kanatmamış Cumhurbaşkanına alay edercesine ‘Şu gördüğünüz tiyatrocu….’ şeklindeki hitabını hiç eleştirdiler mi acaba? Aynı yargıçlara ‘Ben bu ülkenin Cumhurbaşkanıydım, doğru bildiklerimi yaptım, bu günde aynı şeyleri yaparım’ diye dik duruş sergileyen Celal Bayar’dan başka kaç kişi vardı? Politikasını beğenmesem de o dik duran kişinin damarlarında Kuvayı Milliye kanı vardı. Ama ne yazık ki idam edilenlere ‘Demokrasi Şehidi’ diyenler ona ‘Demokrasi Gazisi’ unvanını vermediler. İşte şimdi ben diyorum: Celal Bayar Kurtuluş savaşının Sivil Gazisidir, Türk politik hayatının da Demokrasi Gazisidir.
14 Mayıs 1950 gerçekten gururla anacağımız bir tarihtir. Türkiye Cumhuriyeti ilk kez gerçek anlamda demokrasiye geçtiğini kanıtlamış, adeta ‘Rüştünü ispat etmiştir’ Çok güzel ve önemle üzerinde durulması gereken bir tarihte 22 Mayıs 1950 dir. O tarihte İnönü ve Bakanlar Kurulu 8 günlük maaşlarını iade etmişlerdir. Kendimi bildim bileli yolsuzluk, sahtekarlık, hırsızlık vs haberleri okuyorum dinliyorum. Yassı ada’da görülen davalar arasında ne yazık ki bu türden davalarda vardı. Sanki 22 Mayıs 1950 ‘ Kör kuruşun hesabının sorulduğu ‘ dönemin bitişiymiş! Hele birde 1987 deki erken seçim rezaletini düşünün. Müslümanlığı ile övünen muhafazakar parti erken seçime gidiyor ama millet vekiller kalan sürenin maaşını cebe indiriyor, hatta hatta o millet vekillerinden bazıları tekrar milletvekili seçildiklerinde maaş aldıkları sürenin maaşını tekrar alıyorlar. 1987 den sonraki olanlarda ne yazık ki aynı türden. Nereden nereye geldiğimizi bir düşünün! Ama bazı kesimler –o üç idam üzerinden rant sağlayanlar, kitap üzerine kitap çıkaranlar- her ne hikmetse bir defada gerçekçi olalım, eleştirilerimiz gerçekçi olsun demezler. Toplumsal değerlerin aşınması pahasına bildiklerinden şaşmazlar. Dönemin başbakanının aşk ilişkileri ballandırılarak anlatılırda bu olaya o başbakanın üç çocuk anası olan eşi gözüyle bakmazlar. Kadın yazarlarımız dahi bir kez olsun bunun eleştirisini yapmazlar. Nerde kaldı ‘Manevi Değerlerimiz’?
İhtilali yapanlar suçlu. Kabul, bende aynı fikirdeyim. Yapılmasaydı cok büyük olasılıkla 1961 seçimlerini kaybedecekler beklide demokrasi işleyecekti. Ülkeyi ihtilal ortamına getirenlerin hiç mi suçu yok. İktidarı bırakmamak için seçimlerin erkene alındığı ve 1957 seçimlerinde seçimi etkileyen birçok olayın olduğunu nasıl açıklayalım? Bir Parti başkanı cezalandırılmak için ili ilçe yapılırsa o iktidarda ne kadar saygınlık kalır? Her mahallede bir milyoner yetiştirirsen her milyonere kaç dilenci düşer. Asker-sivil düşmana karşı irticaya karşı savaşmış, cumhuriyet kurmuşuz ‘sizi asteğmenlerle idare ederim’ diye orduyu aşağılıyorsun, ‘siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz’ deyip irticaya kapı aralıyorsunuz, hedefimizi demokrasi olarak seçmişiz ama ‘siz odunu bile vekil yaparım’ diyorsunuz. Olumsuzlukları anlatmaya, örnekler vermeye sayfalar yetmez..
Bir de 27 Mayıs’ın getirdiklerini düşünün: İrticaya, bölücülüğe karşı bir anayasa. Sosyal ve hukuk ilkeleri ile donatılmış bir anayasa. Şimdiki partilerin sağlamaya çalıştıkları insan haklarını içine almış bir anayasa. Ve bunları güvence altına alan bir anayasa mahkemesi. Vs. vs.
Takdir okuyucuların……