|
Dr.Sadık ÖZEN
geçen sayıdan devam...
başlatılan eylemler, kışkırtıcı ve bölücülerin aramaya girmesiyle amacından saptırılmış ve tam bir terör eylemine dönüştürülmüştür.
6 ve 7 Ekim günleri; ülkemizde, meşhur 6-7 Eylül Olayları’na benzer bir durum yaşanmıştır. Ben asla tasvip etmediğim o meşum olayların canlı tanıklarındanım. Bu itibarla iki olay arasında gerçekçi bir kıyaslama yapabiliyorum. 6-7 Eylül günlerinde gördüğüm dehşet verici ve bir o kadar da çirkin manzara hala gözlerimin önündedir. Her ikisi de aynı şer odaklarının ve onların ileri sürdükleri kışkırtıcıların işidir.
Medyası, siyasetçisi ve yöneticisi ile bu gerçeğin görülememiş olmasını düşünemiyorum. Özellikle medyanın, konunun gündeme aktarılmasında çifte standartlı bir uygulama içinde olduğu görülmektedir. Aradan 54 yıl geçmesine rağmen, 6-7 Eylül Olayları yeni baştan gündeme taşınmış ve sıcak bir gündem maddesi haline getirilerek uzun süre kullanılmıştır.
Benzer şeylerin yaşandığı 6-7 Ekim Olayları için ise aynı duyarlılık gösterilmemiş, ilgili haberler büyük bir tutarsızlık ve sorumsuzlukla, biraz da kışkırtılarak kamuya yansıtılmıştır. Vatandaşların iki teröristi linç etme girişimi ile polislerin tazyikli su sıkması ve biber gazı kullanılması konularında son derecede abartılı bir tutum izlenmiş, suçlular adeta mağdur gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Bilinçsizce yapılan bu tür şeyler, adeta teröre pirim sağlayacak bir niteliktedir. Kasıtlı olarak yapılıyor olması ise felakettir.
Yaşanan bu türde olayların tartışılması, halkımızın içine düştüğü gerginlik ortamını daha da germektedir. Hoşgörü ve uzlaşma duyguları kaybedilmek üzeredir. Karşılıklı sevgi ve saygı düzeni günden güne azalmakta, duygusuz, saygısız ve sevgisiz bir toplum oluşmaktadır. İnsanların birbirlerine tahammülü zorlaşmakta, kendi ilke, inanış ve çıkarlarını başkalarına zorla kabul ettirme ve onlar üzerinde egemen olma gibi ilkel duygular yoğunluk kazanmaktadır.
Toplumsal refleks gösterimi toplumlar için son derecede önemli ve gereklidir. Ancak bununla ilgili eylemler, hiçbir zaman, orantısız güç kullanımı ve linç etme girişimlerine neden olmamalıdır. Bu çeşit eylemlerin önlenmesinde; güvenlik güçlerinin olduğu kadar, medyanın ve ülkedeki tüm demokratik kuruluşların önemli görev ve sorumlulukları vardır. Bu kuruluşlar, öncelikle, kendilerini, gerçekleri görebilecek bir düzeye çıkarabilmek için çaba göstermeli ve eğitime tabi tutmalıdır. “Tavşana kaç, tazıya tut” siyaseti ve yöntemi ile bir yere varılması mümkün değildir.
İleri sürdüğüm görüş ve eleştirilerimin, IMF’yi tasvip ettiğim şeklinde algılanmasını ve olayları kendimi beğenmişlikle değerlendirdiğimin sanılmasını istemem. Tam aksine, IMF, Dünya Bankası, AB gibi bütün emperyalist güçlerin karşısındayım ve bunlara karşı protesto eylemlerinde bulunulmasını haklı buluyor ve onaylıyorum.
Sadece sahip olduğum duygu ve düşüncelerimi açıklamak ve toplumla paylaşmak istiyorum, hepsi o kadar. Bunu yaparken; kendimi, her şeyin en iyisini ben bilirim tarzında bir saçmalığa kaptırmam asla söz konusu olamaz. Her zaman için karşı görüşlere açık ve saygılıyım.
Amacım, protesto eylemleriyle terör eylemlerini birbirine karıştırmamak gerektiğini anlatmaya çalışmak. Zira bunlar birbirinden tamamen farklı şeyler. Bir şeye karşı protesto eyleminde bulunmak, o şeyin yarattığı sakınca ve olumsuzluklara karşı çıkmaktır. Bunun yolu ise, vurup-kırmak, yakıp-yıkmak, tahrip etmek, vatandaşları zarara sokmak, meşru kazançlarını engellemek ve onları huzursuz etmek değildir.
Protesto eylemlerinin; oturma eylemi, açlık grevi, trafiği engelleme, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma, şehirlerarası yollarda yaya olarak yürüme, yollara barikat kurma, lastik yakma, pankart açma, bildiri dağıtma, alkışlarla aleyhte tezahürat gibi birçok çeşidi vardır. Ancak bunlar yasal çerçeve içinde ve yasaların öngördüğü koşullarda, ciddiyet ve ağırbaşlılıkla yapıldıklarında etkili olurlar. Cumhuriyet Mitingleri bu söylenenlere güzel örnek teşkil ederler. Bu mitinglerde sayıları milyonları bulan insanlar, meydanları doldurarak düşünce ve tavırlarını ortaya koymuşlar ve bu eylemler sırasında tek bir vatandaşımızın burnu bile kanamamıştır.
Hiçbir protesto eylemi, yasaların sınırlarını aşmamalı, bireylerin hak ve özgürlüklerini elinden almamalı, onları maddi zarara uğratmamalı ve milli servete zarar vermemelidir. Yani bu eylemlerin bir ölçüsü ve yasal sınırı olmalıdır.
Ülkemizin güç koşullara altında olduğu, emperyalist güçler tarafından sömürüldüğü, ABD ve AB’nin dayatmalarının yoğunluk kazandığı, iç ve dış siyasetimizin bu güçler tarafından yönlendirilmeye çalışıldığı, vatandaşlarımız arasında etnik köken ve inanç ayırımlarının körüklendiği ve ülkemizin bölünmeye çalışıldığı bir dönemden geçmekteyiz. Bu ahval ve şerait içinde dahi vazifemiz; vatanımızın müdafaası, ulusal bağımsızlık ve egemenliğimize sahip çıkılması, ulusal birlik ve beraberliğimizin korunmasıdır. Bunun yolu ise; sahip olunması gereken vatandaşlık bilinciyle hareket edilmesi ve demokratik teamüller içinde kalınarak mücadele verilmesidir.
askerlerimizi, siyasete alet etmek, kamplara ayırmak, küçük düşürmek, aşağılamak ve bu yolla, onları köşeye sıkıştırarak sindirmek gibi girişim ve eylemlerden vazgeçilmelidir. Güvenlik güçlerimize saldıran, taş atan, kurşun sıkan bölücü ve hainlere karşı milli birlik ve beraberlik içinde hareket edilmelidir.
Polis ve askerimizin görevlerini yasalara uygun şekilde yerine getirmelerine yardımcı olmak ve onlara saygı duymak zorundayız. Bunu yapmak bizim vatandaşlık borcumuzdur. Karşılaştığımız olumsuzluklara karşı; demokratik teamüller içinde kalarak, yasalarımıza saygılı, insan hak ve özgürlüklerine zarar vermeyen protesto eylemlerinde bulunmak ve bu yolla sesimizi duyurmak ise en doğal hakkımızdır.