AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ana Sayfa > BİTLİS BİTLİS
BİTLİS BİTLİS

Prof.Dr.Necdet ADABAĞ

A.Ü. Dil Tarih ve Coğ.Fakültesi Eski Dekanı

Muş-Bitlis-Van üçgeninde Ermeni çapraz ateşi atında kalan bir dedenin torunu; annesi beş yaşında, babası on iki, yalın ayak, başı kabak Ermeni zulmünden, dahası, soykırımından kaçanların evladı olarak, ben, Bitlis’ten ne tür anılar taşıyabilirim acaba yüreğimde ve belleğimde. Kime hangi anılarımı anlatabilirim. Yaşadıkları sürece, dönüp dolaşıp, Bitlis’le ilgili konuşmalarında, babamın babasının, nasıl babama, “anneni ve kardeşini al ve kaç buralardan” dediğini, bunu yineleyip durduğunu ve ardından Ermeni komşularının gelerek, babasının başına kurşun sıktığını ancak çok sonra  tanıdıklarından öğrendiğini bilen; annemin de, annesinin eşkıyalara para yedirerek Bitlis’ten, arkalarında Rus askerleri ve Ermeni çetelerinin kovaladığı yollarda, dağ bayır demeden gecenin karanlıklarında kaçarak, Diyarbakır’a ulaştıklarını sık sık anlattığını duyan, ben, kime hangi anılarımı anlatabilirim!

İlk kez ayrımına varamadım Diyarba
kır’dan Bitlis’e giderken yaşım gereği. Dahası, ayrı zamanlarda yaşanmış olayları bir araya getirip ilişkilendiremediğim bir yaşıma denk geldiği için arabayla bile o bitmez tükenmez yolu nasıl da o koşullarda yürüyerek tükettiklerini hesaplayamadım. O küçük yaşlarında yollarda da kalabilirlerdi, yaşamları son bulabilirdi. Ölümden kaçayım derken ölümle burun buruna gelebilirlerdi. Kim bilir kaç kişi başını bu yola koydu ve can verdi karanlıklar içinde. Bunu söylemiyor kitaplar.1915-1916 katliamında Bitlis’te 68.188 kişinin öldüğünü söylüyor da Ermeni zulmünden kaçanların kaçının bilinmezliklerde can verdiğini yazmıyorlar. Oysa sözde Ermeni soykırımından söz edenlerin tehcirde (zorunlu göç) ölen Ermenilerin, şaşmaz(!) biçimde hesaplarını tutmuşa benzerler.

Babam Taş Mahallesinden, annem Zeydanlı’dan. Sık sık döndük Diyarbakır’dan Bitlis’e, ata memleketine. Arşınladık taşlı yollarını. Gittik Taş Mahallesine, Zeydanlı’ya. Küçük yaşlarından akılarında kaldıklarına sığınarak aradık evlerin arasında evlerini. Bulamadık. Burada ya da orada olabileceğini varsayarak ya da evlerinin önündeki ceviz ağacından kalkarak ceviz ağaçları aradık ama gene bulamadık. O zamanlar o yaşımızda anlayamadık neden ısrarla o evleri aradıklarını. En azından hasret gidermek istediklerini bilemedik. Ne ki yaşımız ilerleyip, elimizi tutup bizi o yörelere götürenlerimizin artık gün ışığında gölge bırakmadıkları zamanları yaşadığımızda, yolumuz isteyerek oralara düştü. Ve koşa koşa o mahallelere gittik. Özlem gidermek bu kez bize düştü. Ve o zaman anladık niçin hep Bitlis’e döndüklerinde o mahallere gidip geldiklerini. Belki de çok istediler oralarda yaşamayı ve bir daha hiç ayrılmamayı; ve son soluklarında ceviz ağacının altında yatıp kalmayı. Ne ki şairin dediği gibi “kim bilir nerde kaç yaşında”, oralardan çok uzaklarda,  o zamanlar hiç düşünmedikleri yerlerde, yürekleri ellerinde, ışığı ararken gözleri çekip gittiler bu diyarlardan.

Yaş ilerleyince hasret artıyor. Hiç olmadık kadar. Gidip gidip gelmek istiyorum o yerlere sanki ancak o yerlerde canlanıp yüzüme güleceklermiş gibi annem-babam, yakınlarım. Daha sonrasında da öyle. Yaşadıkları her mahallede, her ilde ayak izlerini görür gibiyim. Onlara borçlu olduğumu biliyorum bu yaşam kavgasını. Sevmesem, sıkılsam da sık sık ama gene de coşkuyla bağlandığım yaşamın bu dar yollarını.  Biliyorum ki komünist devriminin ayak seslerine borçluyum yaşamda olduğumu ve 16.Kolordu Komutanı Mustafa Kemal’e. Batı’da, Çanakkale’de bize ördükleri çorapları emperyalist güçlerin başlarına geçirerek işlerini bitirmiş, bu kez Doğu’ya koşmuştu. Halkının yanına, yardımına, düşmanla alay ede ede. Ermeni Krallığı’ndan söz ediliyordu o zamanlar, dahası, şimdi de. Bitmedi bir türlü bu söylence… Nasıl bitecekti ki ya da kim bitirecekti? Kim anlattı Ermenilerin krallık olmadığını bir iki küçük prenslikten başka!  Kimseden ses çıkmadı.

Ermenilerin İranlılardan ve Bizans’tan zulüm gördükleri. Tehcire ilk önce bizim uğradığımızı; soykırımını da bizim yaşadığımız. Bunlar anlatıldı mı acaba Avrupa’da, Amerika’da… Hacı Cindi Efendi’nin ya da Hakverdi ailesinin yaşadıkları ?

O topraklardan aldı soyadını babam. Van Gölü’ne uzanmış gölün sularıyla topraklarını sulayan bir kara parçasıdır Adabağ. Üstünde yemyeşil tarlaları ve bağları var. Sırtını Süphan’a dayamış, biraz ötesinde Nemrut var. Gölde balıkları. Tam karşıda Akdamar adası. Bizi birbirimize düşüren emperyalist güçlerin inadına dimdik durmakta ayakta bu toprakların ekinsel varsıllığına ve hoşgörümüze işaret. Van Gölü’nün suları sodalı. Bağrında bir canavar yaşar. Yoksulu var, aç insanı var. Sokaklarda yalın ayaklar var buz gibi taşlara basan. Karınları aç ve yoksul çocuklar diyarı Muş- Bitlis-Van üçgeni. İçağrılar, sancılar, ta Urartular, Sasaniler, Moğollardan, hepsinden, beri. Sekiz, dokuz çocuklu aileler. Van Kalesi’nin eteklerinde evsiz, ekmeksiz.

1.500.000 Ermeni mi öldürdük? Ya toplam nüfusları 1910/11’e göre 1.140.563 kişiydiyse; Gregoryan, Katolik, Protestanlarla birlikte toplam  1.194.443 idiyse, tüm Hıristiyanları öldürmüşüz meğerse. O zaman çocukluğumuzda Diyarbakır’daki Ermeni mahallesinde kimler oturuyordu acaba? Komşularımız Zaven ve kardeşleri, annesi, babası ya da kışlık kavurma yapmaya gelen Meryem kimin dostuydu acaba? Diyarbakır Gazi Caddesi üzerindeki kocaman kocaman işyerleri kimindi ? Kimindi acaba o koca koca kiliseler ve Pazar günleri çan sesleri… Uzun merhemeler başlarında sıra sıra, temiz kılıklarıyla kiliselerin yolunu tutanlar… Ermeni değiller miydi yoksa?

1914’de Sugur köyünde kim ayaklandı? Ya da Nisan 1915’te Van’da. Ama Osmanlı Meclisi’nde milletvekili olanlar. Ayaklananlar da onlar, milletvekili olanlar da…Temel amaç emperyalistlerle birlikte Türkiye’yi ortadan kaldırmak. Kimi Avrupalılar bir türlü hazmedemediler Türklerin Anadolu’ya gelişlerini. Orta Asya’nın steplerinden kalkarak.

Boğazları ele geçirmenin, son kaleleri Bizans’ı yok etmenin anlamı var mıydı! Türkiye adı verdikleri bu topraklarda Yunan-Roma yaşamalıydı. Ama Selçuklu, Osmanlı dokunmadı kimseye dininde, dilinde. Osmanlılar liberaldi. Bunu kendileri de söylediler tarih boyu. Machiavelli de Osmanlı’nın girdiği topraklarda yerli halk ile iyi ve yakın bir ilişki içinde olduğunu söyler. Hoşgörünün simgesidir Osmanlı… Nasıl oldu o zaman Osmanlı durup dururken soykırımına girişti. Bu paradoksu kim yaşadı; Türkler mi yoksa Ermeniler mi, dahası, Avrupalılar mı ? Bu çelişkileri Avrupalıların yüzüne kim vuracak? Çelişkileri kabul eden Avrupalılar da var ama kendi hakkımızı ancak kendimiz savunuruz. Kurmamız gerekir artık kültür ataşeliklerini Avrupa’da. Türkiye gerçeklerini dile getirecek ve kırmızı çizgilerinin olduğunu anımsatacak ve onlardan ödün vermeyecek bir ulusun sapasağlam ve dimdik durduğunu. İyisi mi bu ulusla iyi geçinmenin yollarını aramak gerektiğini, dedirtecek; sanatıyla, ekiniyle Avrupa ile boy ölçüşecek düzeyde olduğunu… Ne ki Türkiye’nin de boş işlerle zaman yitirmemesinin önemini anlamak artık. Boş sözler… “Mustafa” filmleri yerine hiç kimsenin aklına gelmiyor mu acaba yaşanmış Türk soykırımı ya da tehciri üstüne filmler yapmak ve Avrupa’da gösterime sokmak gibi… Kendi hakkımızı kendimiz savucağız. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi. Sevr yerine Lozan’ı kim imzaladı ve kime imzalattı. Göç eden Ermenilerin  gittiklerinden çok kısa bir zaman sonra yerlerine, yurtlarına dönmeleri için kim dönüş kararnamesi çıkarttı. Bu kararnameyle 644.900 kişi geri döndü. Bunu bilen var mı Avrupa’da.

Bitlis’te beş minare. Kaç tanesi kaldı yerli yerinde. Meydan camii minaresinin dibinde Rızgo’nun yeri, büryan (tandır kebabı) yediğimiz. Unutmadım o güzelim taş evleri… Ne zaman koruma altına alınacak ve restore edilecek? Ne zaman özgünlükleri içinde bahçesiyle, suyu, elektriğiyle ve yolarıyla modern bir görünüm kazanacak? Bildik mi acaba Bitlis’in kıymetini; tarihsel ve kentsel oluşumu bağlamında, belledik mi geçmişini. Ya yeşilini… Kirazını, salatalığını, cevizini… Kayakevi kurmuşlar Bitlis’e. Boşa durmasın orada o ev. Kayakçılar yetiştirilmeli. Ulusal, uluslararası düzeyde. El sanatlarını yaşatmalı… Kanaviçe, domates, dut, sümbül oya… Bitlis’in kara yazgısını değiştirmek mi istiyoruz. Gençlerin ayakları sokaktan çekilsin mi, o zaman gençleri yönlendirmek ve yönetmek gerekecek ve aç karınlarını doyurmak… Bitlis’in kışı yaman. Ona göre konutlar yapmak gerek. Rahvanın soğuğu hız kesmiyor. Tipi alabildiğine gene yoğun. Trenler kalmıyor mu artık yollarda? Ya Tatvan, ılımlı iklimi ve kocaman denizi. Kim istemez Van Gölü’nün Leman Gölü’ne benzemesini? Öykünmeli Leman Gölü’ne Vanlılar; temizliği, düzeni tertibi. İnsanları bilmeli kıymetini, kirletmemeli sularını. Yaşamsal sorunlarını tartışmalı. Bakmazlarsa, kuruyup gideceğini günün birinde ülkedeki başka göller gibi. Hani nerede yabancı turistler? “Ayaklı fabrikalar”… Urartuların izleri peşinde. Tuşpa (Tuşpea).Van’ın eski adı. Demir işçilikleri. Van kedisi (pişik). Gözleri mavi ve sarı. Mavi, Van Gölü’nün mavisi; sarı, çorak dağlarının  ya da Bitlis tütününün sarısı. Emperyalizm bu kez Bitlis’e, Virginia tütünüyle girdi. Bitirdi Bitlis tütününü. Bitlis’in kent içinden geçen akarsuları üstündeki 24 taş köprüsü. Taş evler ve taş köprüler. Bitlis’in özelliği. Her gittiğim ülkede beton evler değil, taş yapılar aradı gözlerim. Farklı görünüyor gözlerine kendinden süslemeli. Sahip çıkmalı Bitlisli Bitlis’e. Bitlis yoksun ama Bitlisli varsıl. Bitlis-Diyarbakır-İstanbul hattında.

Bitlis,Ermenilere kucak açtı. Ermeni, Bitlisli ile özdeşleşti. “18.yüzyıl ortalarına kadar Türkçeden başka bir dil” bilmedi Ermeniler. “İncillerini de her kilisede Türkçe” okudular; “çiçek, gonca” adları aldılar. IV.yüzyıl başlarında Kapadokya’dan gelen Hıristiyanlığı kabul ettiler. Ne ki Bitlisli’ye kan kusturdular ve kan içirttiler. Ermeni baskınlarında aç ve yoksul kalan Bitlisli hayvan kanını tuzlayıp kuruttu ve et niyetine yedi yıllarca. Esenliği özledi; mutluluğu aradı. Geçti mi o günler acaba? Van, Bitlis ve Hoşaf kaleleri ülkemizin doğu kapısında durmalı dimdik ayakta. Aşıldı mı bir vakitler, ama aşılmamalı gelecekte hiçbir zaman. Ve Ağrı Dağı. Görkemli duruyor küçük kardeşiyle yanyana. İshak Paşa Sarayı mutlu bu topraklarda olmaktan. Yürekli, açık sözlü, insancıl, akıllı doğu insanıyla birlikte. Aç ve yoksul ama gözü tok, onurlu. Yerden göğe haklı. İnsanca yaşamak hakkı.

Beni kim götürecek o topraklara ?

 

Tarihsel ve teknik bilgiler için Bknz:

Nejla Eker Tiyenşan, Bitlis Folkloru ve Örnekleri, Betav, 2005.

Mehmet Törehan Serdar, Bitlis’te Ermeniler ve Ermeni Mezalimi, Bitlis Valiliği Kültür Yayınları, 2006 ve Bitlis (1915-1916)Tehcir-Göç-İşgal ve Kurtuluş, Bitlis Valiliği Kültür yayınları, 2207.

Gelen Yorumlar
Toplam 1 yorum, 1-1 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
ANADOLU DA SİZLER GİBİ SOY KIRIMINDAN KAÇAN LARIN TORUNLARI VAR BUNLAR NEDEN ARAŞTIRILMIYOR .
donedemet baş akkuş eklemiş. | 20 Ocak 2012 Saat 01:53
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.
Lütfen Cevaplayın
1 artı 2 kaç eder? 

Ara
DURUM Temmuz 2010
Bitlis'te bulunduğunuz ilçede belediye hizmetlerinden memnun musunuz?
Evet
Hayır
Ehh işte
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı - AHLAT GAZETESI
®© 1993-2008 Ahlat Gazetesi Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Yayın Organıdır.
AHLAT GAZETESİ’nde yayımlanan yazılardan imza sahipleri sorumludur. Her türlü yazı ve makalelerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kısmen veya tümüyle yayınlanamaz. AHLAT GAZETESİ’nin Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı dışında hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

iletişim : i_nalbantoglu@yahoo.com