AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ana Sayfa > BİTLTİS'TE BEŞ MİNARE
BİTLTİS'TE BEŞ MİNARE

Mehmet YAŞİN-Gezgin-Gazeteci

            Van Gölü’nün etrafında yaptığım gezinin geçen hafta yayınlanan ilk bölümünde, Edremit’teki asırlık su yollarını, Gevaş’taki kümbetleri, Akdamar Adası’ndaki Kutsal Haç Kilisesi’ni, Nemrut Dağı kraterindeki gölleri, yüzyıllardan beri parıl parıl parlayan siyah lav taşlarını ve yörenin damak çatlatan yemeklerini anlatmıştım. Yolculuğa bu hafta da devam ediyorum.

            Tatvan’dan sonra gölü çevreleyen yoldan ayrılıp direksiyonu Bitlis’e doğru kırdım. Niyetim kendime büryan ziyafeti çekmekti. Özel yapılmış fırınlarda pişen süt keçilerini düşündükçe ağzım sulanıyordu. Bu muhteşem yemeğe kavuşmak için acele etmedim. Önce çevredeki görüntülerin keyfini çıkarmak istiyordum. Yol  üstünde kimi yıkılmış, kimi hala ayakta duran hanların önünden geçtim. Asya’ya giden veya Asya’dan gelen yüklü kervanların soluklandığı yerlerdi bunlar. Geçmişteki yolculukların ne kadar zor olduğunu düşündüm,

            Bitlis siyah bazalt taşlardan yapılmış tek katlı evleri, camileri, tepedeki Ortaçağ kalesi ile dört nehrin oluşturduğu derin vadilere  kurulmuş resim gibi bir kentti. Sırtın, yüce dağlara yaslamıştı. Antik dönemdeki adı Balalesion olan Bitlis, 641 yılında Halife Ömer komutasındaki Arap orduları tarafından işgal edilmişti. Bu aynı zamanda Araplar’ın Bizans İmparatorluğu’na düzenlediği ilk seferdi.

            Kentte ilk göze batan tarihi eser Bitlis Kalesi. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre  kalenin yapılış öyküsü şöyle: İskender Bitlis’te nehrin suyunu içip, hastalığından kurtulur. Bunun üzerine Bedlis adındaki hizmetkarını çağırıp şöyle buyurur. Ey has kölem, hasların hası!.. Benim kesemden binlerce kese para harcayarak bana bir kale yap ki, ben Çamapur ülkesinden gelinceye kadar tamamlansın. Ben bile o kaleyi kuşaksam almakta güçlük çekeyim..”

            Kaleden sonra kentin en önemli tarihi eseri olan Ulu Cami’nin ne zaman inşa edildiği ise bilinmiyor. Bitlisliler, 1150’de restore edilen bu caminin, Anadolu’daki en eski Selçuklu camilerinden biri olmasıyla övünüyorlar.

            AHLAT’IN MEZAR TAŞLARI

            Büryan ziyafetinden sonra gerisin geri dönüp, “Bitlis’te Beş Minare” türküsünü mırıldanarak Van Gölü’ne doğru yol almaya başladım. Ahlat’a vardığımda gün çoktan yerini geceye bırakmıştı. Gökyüzündeki yusyuvarlak ay, gölün yüzüne simler saçmıştı. Van Gölü’nün gece yüzünü ilk kez görüyordum. Davetkar bir görüntüydü bu. Otelimin balkonundan bu muhteşem tabloyu uzun uzun seyrettim.

            Doğuda gün erken başlıyordu. Ahlat’ın çarşısına girdiğimde, İstanbul’da henüz perdelerin açılmadığını biliyordum. Burada ise esnaf çoktan kapısının önünü süpürmüş, vitrininin camını silmiş, çayını yudumlamaya başlamıştı. Ahlat, Anadolu’ya giren bütün istilacıların paylaşamadıkları bir yerdi. Eyyubiler, Harzemşahlar, Selçuklular, Moğollar, Gürcüler, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Persler ve Osmanlılar tarafından işgal edilen Ahlat, Anadolu’nun uzak bir köşesinde unutulan bir ilçeye dönüşmüştü artık.

            Çayımı içtikten sonra soluğu Ahlat mezarlığında aldım. Burası türbeleri ve mezar taşlarının çeşitliliği ile ünlü. Özellikle Selçuklular’dan kalma kümbetlerin görünümleri çok etkileyici. Mezarlıkta kimi taşlar küçük, kimi taşlar ise 2-3 metre uzunluğunda. Hepsinin üstünde oyma yazılar, çiçek desenleri var. Üstleri bakır renkli yosunlarla kaplı, bu mezar taşları çok geniş bir alana yayılmış. Taşları sırlarıyla baş başa bırakıp yolculuğuma devam ettim.

            SÜPHAN’IN ETEKLERİNDE

            Yolumun üstünde Urartu’nun eski başkenti Adilcevaz vardı. Ceviz diyarı Adilcevaz, sırtını Türkiye’nin ikinci büyük dağı Süphan’a dayamış. Yüce dağın zirvesi  hala karlıydı. Daha aşağıdaki zirvelere bulutlar takılmıştı. Masallardaki dağları andıran bir görüntüsü vardı.

            Evliya Çelebi’nin anlattıkları, bu yüzden gerçekten çok bir masalı andırıyor: “Yer yüzündeki 148 büyük dağdan biri de budur. Bu dağın en yüksek tepesine her sene Türkmen, Çevkani, Zaza, Lulu, Zibari, Pesani  ve Kargari Kürtleri yüzbinlerce hayvanları ile  çıkıp yayla faslı yaparlar. Bu dağda otlayan hayvanların çoğu çift kuzu doğurur. Buranın tavukları günde ikişer yumurta yumurtlarlar. Movul Secah adındaki bir adamın karışı bu dağda kırk çocuk doğurmuştur.. Bu hadise sicillere kayıt edilmiştir.”

            Adilcevaz’ın ünlü ceviz reçelinden bir kavanoz alıp yoluma devam ettim. Gölün kıyısından kıvrım kıvrım kıvrılan kimsesiz yolda az gittim uz gittim, sonunda Erciş’e ulaştım. İlçenin neden gölün kıyısında değil de üç kilometre içerde kurulduğunu sordum soruşturdum. Aldığım yanıt ilginçti. Göl bundan bir asır önce aniden yükselmiş, kıyıdaki kasabayı yutuvermişti. Bu afetten kurtulanlar 1838’de Erciş’i şimdiki yerine kurmuşlardı.

            Erciş’i sevmek için, ona bir tepeden bakmak gerektiğini öğrendim. Çünkü o zaman ilçe tüm yeşilini, ağacını ortaya seriyor, pırıl pırıl parlayan çinko damlı evleriyle güzelliğini cömertçe sergiliyor.

            Erciş’ten sonra yolumun üstünde Muradiye vardı. Burada Urartu Hisarı’nın harabelerini gezdim, nehrin iki yakasını birleştiren Şeytan Köprüsü’nü geçtim, şelaleyi seyrettim ve son durak Van’a doğru hareket ettim…

Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.
Lütfen Cevaplayın
Yandaki harfi yazın, 'b' 

Ara
DURUM Temmuz 2010
Bitlis'te bulunduğunuz ilçede belediye hizmetlerinden memnun musunuz?
Evet
Hayır
Ehh işte
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı - AHLAT GAZETESI
®© 1993-2008 Ahlat Gazetesi Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Yayın Organıdır.
AHLAT GAZETESİ’nde yayımlanan yazılardan imza sahipleri sorumludur. Her türlü yazı ve makalelerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kısmen veya tümüyle yayınlanamaz. AHLAT GAZETESİ’nin Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı dışında hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

iletişim : i_nalbantoglu@yahoo.com