|
Ayfer SÜMER
Ağır ağır yürüyor, yüzündeki çizgilerde geçmişin izleri görülüyordu. Çok çile çektiği o kadar çok beliydi ki… Sokaklara, dükkânlara, insanlara bir yabancı gibi bakıyordu. Yıllar önce buralarda yaşamıştı ancak şimdi, uzun süre uyutulmuş bir hasta gibi yadırgıyordu çevreyi. Geçmişle bugün arasında benzerlik kurmaya çalışıyordu. Bir köprü edasıyla bağlıyordu iki yakayı birbirine aslında… Derken “boza, bozaaa” sesleri yankılandı giriş meydanda. Yüzünde çiçekler açıldı birden. Bu tanıdık ses ona huzur vermiş, şimdilerde de mazinin kalıntıları olabileceğini fark ettirmişti. Sakin ama heyecanlı adımlarla, boza satan kır saçlı adamın yanına ilerledi.
Bu adam, o felaketten önce sürekli alışveriş yaptıkları bozacıydı. Akşam yemeğinden sonra küçük kızı “baba boza alalım”diye tutturur, elele tutuşarak meydana doğru ilerlerdi. Bozacıyla ahbap olmuşlardı. Öyle ki; küçük kız ve Fikret Bey’in gelmedikleri akşam, bozacının gözü bu sevimli baba-kızı arardı.
Fikret Bey boza arabasına az mesafedeyken, bozacıyla konuşmanın kendine iyi gelmeyeceğini düşünerek yüreğindeki buruklukla geri döndü. Geçmişle kendi içinde yüzleşirken bile bu kadar acı çekerken; mutluluğun şahidi bir kimseyle nasıl yüz yüze gelebilirdi ki…Bu cesaret işiydi ve derbeder bu adamda ise hiç cesaret yoktu.
Biraz yürüdükten sonra evlerinin bulunduğu sokağın başındaki parka vardı. Boyası eskimiş, üzerine oturanların düşünceli hallerine bürünmüş kadar yıpranmış bir bankın kenarına ilişti. Evlerinin olduğu yere gitmeye ayakları izin vermeyecek gibiydi. Yuvasının yerine çok katlı bir apartman dairesinin yapıldığını duymuştu. Ne bekliyordu ki? O yıkıntıların sabit kalmasını mı? Olup bitenin farkındaydı ya; ama kabullenemiyordu işte... İçinde kızlarının kahkahalarıyla çınlattığı evin onlara mezar olmasını hazmedemiyordu. O mutlu ailenin yerine başka ailelerin yaşamasını hazmedemiyor, ancak kendi ailesinin bu apartman sakinleri kadar şanslı olmamasına üzülüyordu.
Bu derin düşüncelerdeyken, parkın içinde saçları omzunda gamzeli bir kız çarptı gözüne. Bu küçük, kızının arkadaşı Sevgi’ydi. “Evet bu o, ne kadar da büyümüş” diye içinden geçirdi. “Demek benim Fatma’m da yaşasaydı bu kadar olurdu.” Sözleri döküldü dudaklarından belli belirsiz. Yüreği bir kere daha yandı en derininden. Kızı Fatma, Sevgi’yi çok severdi. Hatta o büyük sarsıntının olduğu günden bir gün evvel Fatma Sevgi’yle ödev yapma telaşında mızıldanıyordu. Keşke hayatta olsaydı da hep ödevleri için söylenseydi. Oysa o şimdi yaşamıyordu, annesi ve ablasıyla toprağın altındaydı.
Keşke dedi Tevfik Bey… Keşke ek iş yapıp daha sağlam bir ev tutabilseydim ailem için… Ancak keşkeler fayda etmiyordu işte. Daha önceki depremler, mutfağın duvarını biraz daha çatlatmış, eşiyle konuşup, bu ayın sonunda alacağı ikramiyeyle ev değiştirmeyi kararlaştırmışlardı. Ev aramaya bile başlamışlardı. Nasip olansa, yeni bir ev yerine üç tane mezar ve şehir dışında rutubetli bir gece kulübesiydi.
Geçen yıllar acılarını hafifletmiyor ancak yaşananlara daha fazla alıştırıyordu. Toprak; yaraları soğutmaya yetmiyor, yaşanan ızdırabın sıradanlığını arttırıyor, daha çok üzülmeye dertlenmeye yarıyordu. Eşini ve çocuklarını çok özlüyordu. Lakin bu özlem onları geri getirmiyordu işte...
Ailesizliğe alışmıştı. Yalnız oturmaya, kendi başının çaresine bakmaya, bir başına kalmaya, yemek için üç değil de tek ekmek almaya, onun da fazla gelmesine alışmıştı. Ama kuruydu hayatı işte… Hiçbir şeyden keyif almıyordu. Eskiden olduğu gibi ne televizyon yarışmaları onu eğlendiriyor ne de yıldızların parlaklığı ona iyi ki yaşıyorum dedirtiyordu. Zamanın çabuk geçmesi ve biran önce ölüp ailesine kavuşmak için Yaradan’a dua ediyordu. Ancak dakikalar geçmek bilmiyor, saatler dolmuyordu.