|
Ayfer SÜMER
Çanakkale… Bir milletin kaderini değiştiren cephe… Kanla sulanmış topraklar… Canların feda edildiği, galibiyet coşkusunun doruklara tırmandığı vatan parçası… Alnımızın akı, şehitlerimizin son nefesi…
Bu şehre gitmeden, bu şehri görmeden bilmezdim; bilemezdim tarih kitaplarında yarım sayfa ile yazılan bu cephenin anlamını… Hafızamdaki Çanakkale olgusunun vatan-millet-sakarya üçlemesinden ibaret olduğu bu kifayetsizliği il sınırından geçerken anladım!
Vapurla Gelibolu’ya giderken Necmettin Halil Onan’ın o meşhur dizeleri hiç bu kadar anlam kazanmamıştı. “Dur Yolcu!” O anda durmam ve düşünmem gerekliydi. Bende öyle yaptım. İnsanın kanını donduracak bir ürpertiyle; düşündüm, düşündüm, düşündüm…
Eceabat’a vardığımızda; bir cepheye savaş niteliği kazandıran bu asilliği hissettim. Şehitlikleri ve anıtları gezmeye başlayınca, adeta bugünden çıkıp 1915’lere gittim. Hele de 12. Alay Şehitliği’ndeki bir karış toprağa dikilen, metrelerce uzunluğundaki şehitler listesini görünce… Gözlerimdeki yaşları akıtmamaya çalışırken, doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine kadar uzanan memleket evlatlarının can verişleri damarlarımda canlandı sanki… O isimler arasında iki isim takıldı gözüme. “Hüseyin Oğlu Halil, Sülüş Oğlu Osman”… Bu isimler ilgimi daha çk çekti. Çünkü önlerinde AHLAT yazıyordu! Ahlatlı bu iki genç nasıl can vermişlerdi, bu kahraman hemşehrilerim gözlerini nasıl kapayabilmişlerdi diye düşünmeden edemedim.
Conkbayırı ve Anafartalar’daki şehitliklerde
ki askerlerimizin yaşları yirmiyi geçmiyordu. On altılarında on yedilerinde tüyü bitmemiş bu delikanlılar hangi yüksek şuurla canların,ı gözlerini kırpmadan feda edebilmişlerdi? İşte bu yüzden Mustafa Kemal “Bir darülfünun gömdük.”demişti. Ne acı ki şimdiki darülfünun talebelerinin atalarının yaptığı gibi bu şanlı savunuşu böyle bir cesaret ve kararlılıkla üstlenip üstlenemeyeceği konusunda acabalarım var!
İlk Şehitler Anıtı’nı gezerken bu anıtın nasıl oluşturulduğunu öğrenince kulaklarıma inanamadım. Bir bombardıman sonucu, vücutlardan kalan yumruk büyüklüğündeki et parçalarının toplanıp birleştirilmesiyle oluşan bu anıt şanlı tarihimizin belirtilerinden biriydi.
Seyit Onbaşı Anıtı ise defalarca değiştirilmiş. Topu hangi pozisyonda kaldırdığına dair şüpheler varmış. Bunun ne önemi var ki? Kilolarca ağırlığı kaldırması değil mi aslolan? İster kollarıyla, ister sırtında kaldırsın, o büyük yüreğiyle başarmış olmasıdır gözleri dolduran! Öyle ki yanındaki bir asker “Koca Seyit’in belinin çatırtılarını duydum.” demiştir.
Bir mehmetçiğin yaralı Anzak askerini kurtarmasını simgeleyen iki asker anıtı ise Türk milletinin düşmanına bile zor durumda yardım etme anlayışını, vefa ve erdemini gözler önüne seriyor. Hastanelerde, yaralı düşman askerlerinin tedavi edilmesi bu güzelliğin en açık örneklerinden... Ama İngilizler, içlerinde İngiliz yaralılarının da bulunduğu hastaneyi bombalamaktan vazgeçmemişlerdir. Sebebi sorulduğunda ise: “Yaralı oldukları için bize daha çok külfet olacaklardı. Bu yüzden ölmelerinin daha isabetli olacağını düşündük.” cevabını vermişlerdir. Buyrun bu iki millet arasındaki medeniyet farkını siz değerlendirin!
Kanlı Sırt’ta oluk oluk kanlar aktığını, sığınaklardan yükselen ayak seslerini, top ve mermi gürültülerini, o dağlı taşlı engebeli alanlardaki vatanı müdafaa azmini an an gördüm, hissettim, duydum ve yaşadım sanki…
Çanakkale’ye gitmeden o toprakları görmeden bunları anlamak ve anlatmak çok zor! Bu yüzden her insanımız yüksek vatan bilincine sahip değil. Gelin Çanakkale’yi değerlendirip, ülkemizi atamızın istediği en üst noktalara taşıyalım. Unutmayalım ki Çanakkale geçilmedi ve ancak bizim kararlılığımızla ilelebet geçilmeyecektir!!!