|
Celal TÜZÜN
Laikliğin tanımlanması konusunda: “Din ile devlet işlerini ayırması”, “Kamusal alana dinsel simgelerin ve kılık kıyafetlerin girmemesi” şeklinde bir takım tanımlamalar yapılmıştır. En gerçekçi laiklik tanımlamasını Anayasa Mahkemesi yapmıştır:
“Laiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğünün bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan uygar yaşam biçimidir.”
Bu tanımlama, laikliğin tarihsel gelişiminin bir özetidir. Konuyu daha iyi anlayabilmek için tarihi gelişimine kısaca bakmakta yarar var: Avrupa halkları, yaklaşık bin yıl süren karanlık “Ortaçağ” döneminden geçmiştir. Bu çağın ekonomisi tarımsal üretime dayalı olan Feodal yönetimdir. Katolik kilisesinin başı olan Papa’lar ile Kral veya İmparator yüz yıllarca halk üzerinde dayatmacı ve baskıcı bir yönetim uygulayarak, onları sömürmüş ve perişan etmişlerdir. Kilise ve İmparator gittikçe zenginleşmiş halk ise fakirleşmiştir. Roma İmparatorluğu dağıldıktan sonra geride kalan Bizans İmparatorluğu, İstanbul’un Türkler tarafından zapt edilmesinden sonra Avrupa halkları manevi dayanağından yoksun kalmışlardır.
İKİ BÜYÜK BULUŞ
Yaşamlarını küçük feodal beylikler halinde sürdürmeye çalışırlarken, iki büyük buluş yaşamlarında milat olmuştur. Bunlar, 1.Matbaanın geliştirilmesi, 2.Tarımda pulluk kullanılması ve nadas yönteminin uygulanması. (Her ikisini de Çinlilerden almışlardır.)
Matbaa, bilginin yayılmasına, pulluk ve nadas yönteminin kullanılması tarımın gelişmesine yol açmıştır. Tarım kuşkusuz hayvancılıkla birlikte gelişmiş ve insanların daha iyi beslenerek vücut ve beyinlerinin gelişmesine yol açmıştır. Keza bilginin yayılması da beyin gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Bu husus J.C.Eccles-Nobel ödülü, 1963- tarafından bilimsel olarak kanıtlanmıştır.)
Avrupa insanı 16.yy ortalarında Rönesans denilen resim, heykel ve mimaride önemli gelişmeler kaydetmişlerdir. 17.yy a gelindiğinde, Avrupa insanı aklını kullanmayı keşfetmiştir. Fransız düşünürü, filozofu ve matematikçisi Descartes “Düşünüyorum öyleyse varım” demiştir. Bunun anlamı, bilgi birikiminin düşünceye (bilginin işlenmesine) dönüşmesidir.
Bu yüzyıl bilim çağının başlamasıdır. Galileo, Kopernik, Kepler, Newton, Leipniz, Spinoza, Kant gibi daha nice önemli filozof ve bilim insanı yetişmiştir. Ancak bu dönemin bilim insanlarının gözlem ve bulguları, dinsel beklentiler ile (öğretileri değil!) ters düştüğünden, Katolik kilisesinin şiddetli tepkisini çekmiştir.
Acı bir örnek: Rönesans’ın ilk filozof ve şairlerinden olan Giordano Bruno Roma Engizisyon mahkemesince yargılanarak suçlu bulunmuş ve diri diri yakılarak cezalandırılmıştır. 1600) Bruno’ya yüklenen suç Kopernik’in düşüncelerini benimseyerek Hıristiyanlıktan ayrılmış olmasıdır. Bu şiddetli ceza, bilim adamlarına gözdağı vermek içindi. Nitekim, sonraki bilim insanları bulgularını yayımlamaktan kaçınmışlardır.
Yıllar sonra Galileo, Evren sistemleri üzerinde bulgularını yayınladığında 75 yaşında idi, yaşlı olduğundan yargılanmayacağını düşünmüş olmalı, ama öyle olmadı, Roma’da yargılandı, ölümden kurtuldu lakin hapisten kurtulamadı: Ölünceye kadar evinde göz hapsinde tutuldu.
İKİ BÜYÜK DEĞİŞİM
18.yy’ın ikinci yarısında Avrupa insanının ve de tüm insanlığın yaşamını etkileyecek iki büyük değişim olmuştur: 1.James Watt buhar makinesini bulmuş ve el tezgahlarına uyarlayarak Sanayi Devrimini başlatmıştır, 2.Fransız devrimi. Konumuz Laiklik olduğundan Fransız devrimi üzerinde kısaca duracağız.
Fransız devrimi, aristokratlara karşı yapılmış bir burjuva devrimidir. Aristokratlar yüksek sınıftan kent soylularıdır; kral ve ona bağlı yöneticiler, bürokratlar ve Katolik kilisesi mensuplarıdır. Burjuva ise orta sınıftan kent soylular yani, tüccarlar ve küçük çaplı üreticilerdir yanı esnaflardır. Aristokratlar, kırsaldaki ve kentteki insanları yıllarca baskıcı bir yönetim altında ezmişler ve sömürmüşlerdir.
Rönesans ve bilimsel uyanış sonunda aydınlanma çağı başladığında, burjuva sınıfı da uyanmış ve kendilerinin sömürüldüğünün ve Kral ile Vatikan’ın üzerlerindeki baskısının farkına varmışlardır. Bu baskıdan kurtulmanın biricik yolunun ancak devrimle mümkün olacağını düşündüklerinden devrimi gerçekleştirmişlerdir.
Devrim sonunda, Krallık (monarşi) ortadan kalkmış, Demokrasi, yani yönetimin seçimle iş başına getirilmesi, Cumhuriyet, laiklik, insan hakları, özgürlük, köleliğin kaldırılması, dinsellikten arınmış yargı sistemi gibi bir takım sosyal içerikli insancıl esaslar kabul edilmiş ve uygulanmaya konulmuştur. Papalık (Vatikan) ortadan kalkmamış ama, siyasal yönetimde rol alması veya etkisi tamamen önlenmiştir. Bu yönetimsel ve sosyolojik değişmeler aydınlanmanın ürünleri olduğundan Katolik kilisesi, akıl ve bilime olduğu kadar, bunlara da şiddetle karşıdır. Ancak, siyaset ve yönetim üzerine olan etkisi bulunmadığından, bu karşıtlığın hiçbir anlamı kalmamıştır. Lakin, az gelişmiş demokrasilerde durum böyle değildir.
Laiklik demokrasi, özgürlük, bağımsız yargı gibi öğeleri dinin dayatma ve saldırısından korumak için bir “kalkan”dır. Az gelişmiş demokrasilerde dinin etkisi tamamen önlenememiştir. Dincinin dinsel bir yönetim kurma özlemi sürekli var olduğundan laiklik daha da önemlidir. Böyle ülkelerde dinciler önce laikliğe saldırırlar, laikliğin yeniden tanımlanması, ortadan kaldırılmasının bahanesidir; bilirler ki, laiklik kalkarsa, diğerleri de kolayca düşecek ve temel amaçları olarak kurmak istedikleri dinsel yönetime kısa yoldan ulaşacaklardır.
Özetle Laiklik demokrasi, bilim, eğitim, özgürlük ve yargının en önemli güvencesidir, özellikle az gelişmiş demokrasilerde…