|
Aydın TİRYAKİ
Van Kalesinin duvarlarında sıra sıra yürüyen insanların gölgelerini gördüğümde insanın, doğanın ve tarihin bütünleştiği bir anı yakaladığımı düşündüm. O gölgeleri yaratan güneş, az sonra Van Denizi üzerinden batarken hüzünlü bir ortam vardı.
Kalede rehberlik yapan küçük çocuklardan biri onların ağzıyla “Aman Ağrı, canım Ağrı, Başım hep dumanlı karlı
Aslıya kavuşmak için…” diye başlayan türküsünü söylüyor. 10 yaşlarında gibi görünen Cihan’a yaşını sorduğumda 14 olduğunu öğrenince şaşırıyorum. Bir çok kalede ve açık tarihi mekanda olduğu gibi, burada da çocuklar gezi boyunca eşlik ediyorlar. Hepsi çok şirin ve kulaktan dolma bilgileri siz sormadan anlatmaya çalışan çocuklar. Gezi bittikten sonra verilen harçlıklarla mutlu oluyorlar.
Van gezisine 24 Haziran gününün ilk dakikalarında ODTÜ’den başladık. Tamamen dolu bir otobüsle 20 saatten fazla sürecek bir yolculuğa çıktığımızda çok yorulacağımızı ve zaman zaman çok sıkılacağımızı biliyorduk. Ancak bu yorgunluğa değecek güzelliklerin içinde olacağımızı umuyorduk. Tabelaları izleyerek kilometreleri hesaplayarak gece yarısına doğru Van’a ulaştık. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin Van Gölü kıyısında güzel kampusuna geldiğimizde hepimiz yorgunduk. Hasan Hoca bizi karşıladığında gecenin karanlığı ve uzaklarda ışıklar vardı.
Sabah erken saatte günün ilk ışıklarının suda yansımalarını görüntülemek için uyandığımda güneşin Ankara’dan bir saat önce doğduğunu hesaplayamadığımı fark ettim. Sahilden Van Gölüne doğru bakıp kayalıkları, iskeleyi görünce kendimi doğup büyüdüğüm Karadeniz’in sahil kasabasında deniz, Van gibi sakin değildi, olabildiğince hırçındı.
Su, güzellik ve temizlik veriyor. Sabah dışarıya çıktığımda ilk karşılayanlar pırıl pırıl parlayan türleriyle ve bildik çirkin sesleriyle şarkılar söyleyen kargalardı, ağaçlarda ve elektrik direklerinin üzerinde.
Van’a gelip Van Kedilerini görmemek olmazdı. Üniversite yerleşkesinde Van Kedilerinin korunmasına yönelik bir çalışma olduğunu öğrendik ve Kedi Evi’ni gittik. Gitmeden önce Yedi Cücelerin kulübeleri gibi evler hayal etmiştim kedi evi olarak. Oysa kocaman bir binayla karşılaştık. İrili ufaklı çok sayıda odası olan, etrafı kediler kaçmasın diye tellerle kapatılmış bir bina içerisini gezerken odalardan henüz yeni doğmuş bembeyaz kedi yavrularını görmek görmek bir kedi sever için çok güzeldi. O beyaz kedilerle beraber doğan, ama saf olmadıkları için büyüdüklerinde bu evde yaşayamayacak diğer kediler de vardı. Orada Van kedileri tutsakken diğer kediler özgürdü. Özel olmanın bir bedeli olsa gerek. Kedilerin insanların yaşadığı evlerde daha mutlu olduğunu düşündükleri için Van kedilerinin evlerde yaşamaları için maddi destek de içeren bir program yürütülüyor. Van kedileri bizim için özel pozlar da verdiler. Ezgi’nin kucağında biraz hırçın görünse de özgür olmanın mutluluğu da olsa gerek.
Van Kalesi’ni Sinan Kılıç’ın rehberliğinde gezdik. Gezi bittikten sonra kalenin tepesinde güneşin Van Denizi üzerinden batışını izlemek üzere bekledik. O akşam bizim için batmakta olan güneş, su üzerinde kırmızının her tonunu izlettirdikten sonra ufukta kayboluverdi. Güneş batıp karanlık basmaya başlayınca kayalıkların tam tepesinde oturan yalnız bir adamın silueti beliriverdi. Batan güneşin ve biz gidince yapayalnız kalacak kalenin hüznünü anlatmak için orada poz veriyor gibiydi.
Kahvaltı salonları başka şehirlerde görmediğimiz Van’a özgü yerler. Gitmeden önce daha önce gidenler önermişlerdi bir kahvaltı salonunda, sokak ortasında masalar birleştirilerek kurulmuş elli kişilik masadaydık. Özel otlu peynirler, ballar, kaymaklar, oralara özgü çeşit çeşit yiyecekler, cam bardakta çaylar içerek yapılan bir kahvaltıyla yoğun geçecek güne başlamak çok güzeldi.
Çavuştepe’deki Urartu kalesine gittik. Çok uzaklardan üzerinde dalgalanan bayrağımız göründü önce. Soınra kaleye tırmandık. Bir tarafta çorak tepeler, üzeri toprak evler, diğer tarafta karşı dağlara kadar uzanan uçsuz bucaksız bir ova. Su oraya yaşam vermiş ve dümdüz bir yeşillik yaratmış görebildiğimiz her yerde. Çavuştepe çok yüksek, aşağıdaki her şey minik görünüyor. Tam tepenin yanından akan ırmağın üzerinden tahta köprü sanki bir oyuncak gibi…
Çevuştepe’de çok özel bir insanla tanışıyoruz. Dünyadaki Urartu dillerini bilen birkaç kişiden biri olan Mehmet Kuşman bu kişi. Çocukluğundan bu yana hep burada yaşamış. Hep Çavuşteye’yi yaşamış. Oradaki kazılarda hazır bulunmuş. Bize binlerce yıl önceden kalmış fosilleşmiş buğday tanelerini toprağı eşeleyip bulduğunda sanki o yıllara gidiyor. Biz baktıktan sonra onları yeniden gömüyor toprağın altına. Duvarlardaki yazıları okuyor ve dilimize çeviriyor. Binlerce yıl önce yaratılan uygarlığın günümüze bıraktıklarını hayranlıkla izleyip Çavuştepe’den ayrılıyoruz.
Sonraki durağımız Akdamar Adası… Tekneyle adaya 15 dakika yolculuktan sonra ulaşıyoruz. Adanın uzaktan görünümü de, adadan karşıların görünümü de çok güzel. Adanın tepe noktasından denizin üzerinde uçan kuşları yukarıdan izlemek ve fotoğraflarını çekmek… devam edecek…