|
TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU
20 Ocak 1921
Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarını sürdürüyorken yeni devletin yasal dayanağı olacak anayasa henüz belirlenmediğinden, bu eksiği gidermek üzere, 18 Eylül 1920 günü Büyük Millet Meclisi’ne bir anayasa tasarısı ve bunun gerekçesini oluşturacak bir halkçılık programı sunuldu. Yeni anayasa, devlet anlayışında ve yapısındaki değişiklik uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanun-i Esasi’sinden farklı olarak “Teşkilat-ı Esasiye” başlığını taşıyacaktı.
Bu yeni anayasa taslağı, 1876 yılında hazırlanıp 1909’da bazı değişikliklere uğrayan Osmanlı anayasasını kabul ya da reddetmeksizin, milli iradeye dayalı bir meclisin ve hükümetin işleyişini belirleyen hükümleri saptıyordu.
Bu konuyu tartışmak üzere kasım ayında başlayan görüşmelerde, Meclis eke farklı eğilime sahne oldu. Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin hilafetin, saltanatın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar işlevini sürdürecek geçici bir hükümet olmasını savunan kanat ile Mustafa Kemal ile aynı görüşü paylaşan, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete geçmesini ve millet iradesine göre fiilen kurulmuş bulunan yeni devletin hukuki esaslarının da buna uygun olarak saptanmasını savunan bir diğer grup karşı karşıya gelmişti.
20 Ocak 1921 gününe kadar süren tartışmalar, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun kabulüyle son buldu. Anayasanın ilk dokuz maddesi yasama ve yürütmeyi düzenliyor, Büyük millet Meclisi’nin yetkilerini belirliyordu.
Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesine dayanan bu anayasa, yeni devletin dayanağını ortaya koyuyor, ve kuvvetlerin birliği ilkesini kabul ediyordu.
LONDRA KONFERANSI
21 Şubat 1921
İnönü Savaşı’nın Yunanlıların geri çekilmesiyle sonuçlanması üzerine, İtilaf Devletleri bu son durumu değerlendirmek ve Sevr Antlaşması hükümlerini gözden geçirmek üzere Londra’da bir araya geldiler. Yunan temsilcileriyle birlikte İstanbul ve Ankara Hükümetleri temsilcilerini konuk eden Londra Konferansı’nın toplanma amacı sadece Doğu sorununun tartışılmasıydı.
Konferansın 21 Şubat tarihli toplantısı, Yunan ordusunun Anadolu’nun silahlı direnişini kendi olanaklarıyla kırıp kıramayacağı yönündeki tartışmalara sahne oldu. Diğer oturumlarda tartışılan konulardan biri, Sevr’de Yunanistan’a bırakılan bölgelerdeki nüfus meselesiydi. Ankara ile Atina temsilcileri nüfusla ilgili birbirini tutmayan rakamlar vermesi üzerine, bu rakamların kontrolü için bir anket komisyonu teklifini Türk temsilcileri kabul ederken Yunanlılar bu teklifi reddetti.
Konferans oturumları sonunda İtilaf Devletleri Yunan ve Türk heyetlerine, hükümetleriyle görüşüp yanıt vermek üzere, Sevr Antlaşması’nda bazı değişiklikler teklif eden bir barış önerisinde bulundu. Bu öneride antlaşmanın önerilen değişikliklerle kabulünün, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne kabulünü kolaylaştıracağı dile getiriliyor ve özetle şunlar sıralanıyordu:
Boğazlar Komisyonu’nun başkanlığının Türkiye’ye verilmesi; kapitülasyonların yerini alacak bir proje hazırlayacak komisyona Türkiye’nin katılımının kabul edilmesi; ordunun 35 bin ve jandarmanın 45 bin kişiye yükseltilmesi ve yabancı subay sayısının azaltılması; Boğaz’ın her iki tarafından 5 kilometrelik toprağın işgalsiz tarafsızlığı ile birlikte Türk askerlerinin buradan ve İstanbul’dan geçebilmesi ve İtilaf Devletleri’nin sadece Gelibolu ve Çanakkale’yi işgal olanağının bulunması; Kürdistan için mevcut duruma göre değerlendirme yapılması; İzmir’in Türk egemenliğinde kalması, ancak şehirde Yunan kuvvetlerinin bulunması.
Bu önerinin heyetlere sunulmasıyla birlikte Londra Konferansı son buldu; ancak henüz İtilaf Devletleri’nin 12 Mart tarihli önerileri ilgili hükümetler tarafından yanıtlanmadığı ve Türk delegeler yolda bulundukları sırada Yunan birlikleri saldırıya geçti. devam edecek…