|
Bitlis Lisesi’ne yeni atanan esmer yakışıklı öğretmen, diğer öğretmenlerden farklı bir profil çiziyordu. Gerek giyimi kuşamı, gerek tavır ve davranışları, gerekse öğrencileri ile olan diyalog ve yaklaşımları açısından kısa bir süre sonra öğrencilerinin gönüllerinde taht kurmuştu.
Ne öğretmeni olduğu konusunda tüm öğrencilerin kafası karışmıştı. Sanat tarihi derslerine giriyor, beden eğitimi dersleri veriyor, İngilizce dersleri veriyor, resim derslerine giriyor, sanat tarihi dersleri veriyor, geri kalan zamanlarında ise resim yapıyor, değişik enstrümanlar çalıyor, besteler yapıyordu.
Müthiş bir vücudu vardı, spor salonundan öğretmenler odasına uzun koridorlardan elerinin üzerinde amuda kalkmış bir vaziyette gitmesi herkesi şaşırtıyordu. Spor salonunda en zor hareketleri kolayca yapması da öyle. Ya giyimi kuşamı, sanki Yeşilçam’dan bir star yolunu şaşırmışta Bitlis’e düşmüş gibiydi. Beden Eğitimi öğretmeninden daha iyi hareketleri kolayca yapıyor, Resim-İş öğretmeninden daha iyi resim yapıyor, Müzik öğretmeninden daha iyi müzik bilgisine sahip ve birçok estrümanı çalabiliyor, İngilizce öğretmeninden daha iyi İngilizce biliyordu. Hal böyle olunca ister istemez sevenleri olduğu kadar sevmeyenleri de oluyordu kuşkusuz. Yıldızının bir türlü barışmadığı meslektaşları yok değildi. Hani meyve veren ağaca taş çok atan olur misali… Bu kadar yeteneğin bazılarını rahatsız etmesi bu yüzden…
Bir tatil günü, bir öğrencisini alarak okulun bodrum katındaki salona götürdü. Oldukça geniş olan salonun bir bölümünde yerde yazılmış büyük boyutlu afişler bulunmakta, diğer tarafta çeşitli enstrümanlar yer almaktaydı. Oturduğu taburenin üzerinde elinde bir cümbüş bulunuyordu. Öğrencisinin de karşısındaki tabureye oturmasını istedi. Cümbüşle iyice konsantre olmuş, huşu içerisinde “açmam açamam, söyleyemem, çünkü çok derin…” adlı Türk Sanat Müziği eserini seslendiriyordu. Bir süre sonra öğrencisine kendisine eşlik etmesini istedi. Öğrenci ilk kez bir Türk Sanat Müziği eseri ile karşılaşıyordu, boynunu bükmekle yetindi. Öğrencisinin müzikle olan ilgisizliğini görünce bir süre sonra son verdi müziğe. Yerde duran büyük boyutlu afişlere yönelmişti bu kez. Afişler öğrencinin daha çok ilgisini çekmiş ve sormuştu “bu kadar kalın yazıları nasıl bir kalemle yazıyorsunuz?” Bu soru hoşuna gitmişti anlatmaya başladı nasıl ve hangi kalemle yazdığını. Kalemin adının “Graphos kalem” olduğunu söyledi. Öğrencisi ilk kez duyuyordu bu ismi telaffuz dahi edemiyordu. Bir süre sonra Graphos kalemi öğrencisinin eline tutuşturup yazmasını istedi. Öğrencisi onu şaşırtacak derecede bir yatkınlık göstermişti. Bu onun çok hoşuna gitti ve başladı yazı yazma sanatı ile ilgili bilgileri sıralamaya. Bir süre sonra kalemin ucunun değiştirilmesi gerekiyordu, öğrenci bunu bir türlü beceremiyordu, bunu da göstermiş ve bol bol egzersiz yapmasını da tembih etmişti.
Mamak Muhabere Okulu’nun nizamiyesinde yedek subay olarak askerlik yapacak olanlar için sınıf belirleme sınavı yapılıyordu. O da ne? Sınava girecekler arasında Nihat Boydaş’ta vardı. O gün öğretmen-öğrenci ilişkisinin arkadaş ilişkisine dönüşümünün ilk günüydü. Büyük bir sevinçle kucaklaştılar. Daha sonra sınava girdiler, çıkınca buluşalım diye sözleştiler. Kuralarının aynı yere çıkmasını arzuluyorlardı, olmadı başka başka yerleri düştüler. Askerlik süresince de haber alamadılar birbirlerinden. Askerlik dönüşü eski görevlerine döndüler. Bu arada Nihat Boydaş doktorasını tamamlamış Ankara’da bir lisede göreve başlamıştı. Kapısının üzerinde Dr. Unvanı olan tek öğretmendi, bu yüzden çok dikkat çekiyordu. Çok geçmeden hızlı bir biçimde akademik kariyerini tamamlamayarak Prof. Dr.Nihat Boşdaş’tı artık.
Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığını yürütüyordu. Aynen lise öğretmenliğinde olduğu gibi Üniversite de öğrencileri ile sıcak ve yakın bir ilişki kurmanın en güzel örneklerini sergiliyordu. Oldukça geniş bir odası vardı, her branştan öğrencilerle dolup taşıyordu. Eski öğrencileri de zaman zaman ziyaretine gidiyorlardı.
Bir seferinde eski öğrencilerinden birisi kendisini ziyarete gitmişti, her zamanki gibi odası yeni öğrencilerle doluydu, eski öğrencisini yeni öğrencilerine tanıştırırken şöyle bir ifade kullanmıştı. “Bu gördüğünüz benim otuz yıl önceki öğrencim, ama şimdi o mu benim öğrencim, yoksa ben mi onun öğrencisiyim bir türlü kestiremiyorum.” Bu ifade eski öğrencisi tarafından da, yeni öğrencileri tarafından da büyük hayranlık duygusuyla karşılanıyordu. Bu sözler gerçek bir öğretmenin büyük tevazusunun ender görülen örneklerinden birisiydi. Hocayı hoca yapan sihirli bir ifadeden başka bir şey değildi. Bu felsefi yaklaşım eski öğrenci ile yeni öğrenciler arasında da bir bağın kurulmasına olanak sağlıyordu.
Yıllar önce Bitlis Lisesi’nde her alanda meslektaşlarını kıskandıracak boyutta bir performans sergileyen Hoca, bu kez alanının en tepe noktasında ustaların ustası olarak aynı performansı bilimle harmanlayarak öğrencilerinin beyinlerine aktarıyordu.
Onun en büyük özelliklerinden birisi de vefalılığıydı. Kendi Hocası için düzenlemiş olduğu anma programında akıttığı gözyaşları, insani özelliklerini doruklara taşıyordu…
Ne mutlu O’nun öğrencisi olabilenlere…