Türkan Saylan’ın efsane olan yaşam öyküsünü bilmeyen pek yok. Yurdumuzun dört bir yanında okuttuğu öğrencilerle, çağdaş eğitime yaptığı katkılarla, tüm insanları seven, kollayan anne sevecenliğiyle onu herkes tanıyor. Kendini toplumun aydınlanmasına adayan bir insanın ömrünün de uzun olması beklenir. Ancak onun 17 yıldır kanserle savaşması, ne yazık ki bu ömrü kısalttı, böyle bir durumdayken evinin basılması, aranması, başka bir üzüntü ve mutsuzluk kaynağı oldu.
Oysa mutlu olmak herkesin hakkıydı. Başkalarının mutluluğundan mutlu olan insanlarınsa daha çok hakkıydı. Türkan Saylan başkalarının mutlu olmasından mutlu olan bir kişiydi. Bu anlamda çok çok mutluydu, mutlu yaşadı. Kansere boş verdi. Hastalığının moralini bozmasına izin vermedi. Bir kemoterapi sonrası “Yıldız ‘da Sohbet” programında dünyaya meydan okuyan sohbetimizi anımsıyorum. Ne güzeldi.
Üzerine kitaplar yazıldı. Bunlardan biri olan Güneş Umuttan Şimdi Doğar/Türkan Saylan Kitabı’na şair, yazar arkadaşım Mehmet Zaman Saçlıoğlu şöyle başlıyor: “Eski bir söylence, Tanrı’nın otuz altı iyi insanın yüzü suyu hürmetine dünyayı yok etmekten vazgeçtiğini anlatır.
Bu bir masaldır ama, dünyanın yaşanabilir bir yer olmayı erdemler sayesinde sürdürdüğü gerçektir.
Doğruluk, adalet, merhamet, iyilik, vefa, incelik, çalışkanlık, özveri gibi değerlerle karşılaştığımızda gözümüzün ışıyıp içimizin ısınması, unutmaya başladığımız insani özümüzle karşılaştığımızı fark etmemizden kaynaklanıyor olmasın sakın? Ya bu değerlerin hepsini birden bir insanda bulmak? İşte bu mucizedir ve bu yüzden de seyrek bulunan bu ür insanlardandır. Yalnızca söyledikleri ve yazdıkları değil, yaşamıyla da öğreten bir öğretim üyesi… ne güzel açmıştı umutlarını…”
İşte onun tüm yaptığı çağdaş eylemleri ona onlarca ödül getirdi. Ancak içine sindiremeyenler, ona karşı çıktılar. Yaptığı işin kutsallığına leke sürmeye çalıştılar. Ama başaramadılar. Buna toplum izin vermedi, tepki gösterdi. Ne var ki, Türkan Saylan’ın yaşama sevincini erittiler… Yüreği buna dayanamadı… Pazartesi günü gün doğarken bir kez daha yeryüzüne ışığını verdi ve ardından bu dünyaya veda etti…
Değer yargılarının altüst olduğu toplumumuzda tıpkı Saçlıoğlu’nun aktardığı masalda olduğu gibi, toplumumuz tümüyle yıkılmıyorsa, Türkan Saylan ve onun gibi, kendini topluma adayan insanların yüzü suyu hürmetine değil mi?
Güle güle Türkan Saylan; dün sana binlerce el sallandı, bugün yine binlerce insan seni ve sevgini yüreğine gömdü. Bundan sonra da bize bir şey olmazsa, bilin ki senin ve senin gibi düşünenlerin yüzü suyu hürmetinedir. Işıklar içinde uyu, sevgiyle harmanlanan sonsuz uykunda rahat et… Gözün arkada kalmasın, Kardelenler’in Cumhuriyet’e, Türkiye’ye bizlere emanet…
Gelen Yorumlar
Toplam 2 yorum,
1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
KARDELENLER BİZE EMANET Kardelenler bize emanet yazısını okuduğumda içimde eğitime verdiğim 27 yıllık emek ve anılar canlandı gözümde. Ömür boyunca gurur ve mutluluğunu taşıdığım bu mesleğin getirileri beni hep mutlu etti. Hala telefonla arayan öğrencilerim var. İstanbul’da İki öğrencim terminalde karşılaşıp benden söz etmişler, araştırıp telefon açtıklarında inanamadım, biri Hukukta, diğeri Boğaziçi Elektronik Öğrencileri, Emre Danışman, Melih Ballıklaya. Her öğretmenler günü hala arar Oktay Şeybeoğlu, Fatih ve Sedat. İşte Sevgi ile verilen eğitimin karşılığı bu, insanlık ve sevgi ve vefa. Düşünsenize doğunun bu ilçesinde yatılı bir okul olmasaydı onca bayan öğretmen yetiştirebilir miydi Ahlat. Hemen her ailenin bir öğretmen kızı, anası gelini var. Yıllar önce Ankara’da Öğretmenler yardımlaşma derneğine gitmiştim. Nereli olduğumu öğrenen bir emekli öğretmen Şükriye hanımdan söz etti. Keçiören taraflarındaymış evi, annem ve ablamla gittik ziyaretine. Bizi görünce çok mutlu oldu. İki kat beliyle çay ikram ederken anlattı. Hiç evlenmemiş, 50 yıl çeşitli kademelerde hizmet vermiş. İlk aşkım dediği; 1948 yılında “Ancak sen yapabilirsin” diyerek gönderilmiş Yatılı Bölge ilkokuluna( o zaman adı böyleydi) Onca hatıraları arasında en çok dikkatimi çeken şu oldu, Sabah bir çinko kaba gargara doldurur kapıdan giren öğrencilerin ağzına kaşıkla verir, mikrop öldürücü bir çalışma yaparmış. Emekliliğe kadar onca hizmetle birlikte evinden de hiç öğrenci eksilmemiş. Küçücük bir yurt gibi odalarında hep üç dört öğrenci barındırmış, her gidenin yerine yenisini getirmiş. Biz uğradığımızda yanında kalan öğrencilerden biri hukuk okuyordu. Sonsuz Saygı duyduğum bu bayan zamanında ben öğrenci değildim tabi ki, fakat bir çok Ahlatl’ı onu ve emeklerini bilir. O bizim Türkan Saylan’ımız gibiydi. Türkan Saylan Hanımefendiye gelince. Allah ona rahmet etsin. Eğitime hizmetin tartışması mı olur. Cehaletin kalasını mutlaka ki eğitimle yıkarız. Bir milletin anaları cahil olursa evlatları ne kadar aydınlık dolar. Temel eğitimin kaynağı yuva değil mi? Analar yuvanın direği, eğitimcisi. Çağdaşlaşmak diyince bunun kapsadığı geniş anlamı kavrayamayan yoz fikirler değil mi ki bizi yerimizde saydırıp duruyor. Cumhuriyet Türkiyesinde hala eğitime verilen desteklere köstek savları anlamak imkânsız geliyor bana, işte burada anlayış kıtlığı çekiyorum ben. Özellikle doğuda güneşi görmek için, kalın kar katmalarını aralamak, o kardelenleri aydınlığa kavuşturmak ne büyük bir özveri gerektirir. O katmanlar ki yoksulluk, töre, yolsuzluk, okulsuzluk ve cehalet. Bu yazıyı Ahlat Gazetesi'nde görmek beni çok mutlu etti. Böyle emeklere saygı duymak insanlık borcu değil de nedir? Gevher Aladağ
Gevher Aladağ eklemiş.
| 01 Haziran 2009 Saat
16:04
bu ülkenin tüm insanlarına eğitim amacıyla yapılmış veya yapılacak her türlü hizmet, bence bir çeşit ibadettir..eğitimsiz birey kuru bir ağaca benzer...bu nedenle eğitim alanında hizmet veren herkese saygı duyuyorum ..çaba sarfedenlere sonsuz teşekkürler.
dr.kemal süzer eklemiş.
| 17 Haziran 2009 Saat
15:28