|
Hüsnü SOYDAN-Emekli Albay
Üç ilimiz: Sivas, Malatya ve Erzincan. Bu illerin birer ilçesi: Divriği, Arapkir ve Eğin (Kemaliye). Bu üçgenin insanları kendilerini il ve ilçeleri ile tanımladıkları gibi büyük bir övünçle ‘Sarıçiçek’ yaylasının insanıyız diye de tanımlarlar. Çoğu da sarı olmak üzere bin bir renkte çiçeği vardır bu yaylanın. Bir çok ürünlerimizin yanında hayvanların çeşitli otlarla beslenmesinden kaynaklanan peynirimiz ve balımız rakipsizdir.
Yaylamızın doğası gibi insanları da çeşitlidir; buna bağlı olarak kültürleri de. Ne güzel söylemiş Nazım: Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine. Yaylamızın çiçekleri nasıl Nazım’ın ağaçları gibi bir arada yaşıyorlarsa, yaylamızın değişik kökenden gelen insanları da yüz yıllardır yaylamızın çiçekleri gibi bir arada barış içinde yaşarlar. Son yıllarda dış mihrakların sinsi davranışları ile oluşturulmaya çalışılan bölücü girişimler de sonuç vermemiştir.
Yaylamızın Türk’ü var, Kürt’ü var. Türkümüzün, Kürt’ümüzün Alevi’si var Sünni’si var. Hatta şimdi yoksa bile bir zamanlar Ermeni’si de varmış. Yüzyıllardır bu yaylanın insanları bir arada barış içinde yaşamışlar*. Halen üç ilçe merkezinde olduğu gibi birçok köyde de Türkler, Kürtler, Aleviler ve Sünniler birlikte yaşamaktalar. Karşılıklı evlenmeler olmuş, anneler birbirlerinin bebelerini emzirerek sütkardeşi oluşturmuşlar. Kökenler arasında belli bir mesafe olsa da düşmanlık olmamış.
Ortaokulu okumak için İstanbul’a gittiğimde bambaşka bir durumla karşılaştım. Büyüklerimizden ‘aman her olur olmaz yerde alevi olduğunu söyleme ha!, oruç tutmadığını bilmesinler ha’ gibi uyarılar aldık. Arkadaşlar arasında ‘kıro, kürdo, sen kızılbaşmısın?‘ gibi hoş olmayan söylemler vardı. Tam nefret duygularım harekete geçiyordu ki ikinci sınıfta dedemiz yaşında, dedemiz gibi ak saçlı Tevfik öğretmenimiz çıktı karşımıza. Kendisi Müdür yardımcımız ve tarih öğretmenimizdi, aynı zamanda din dersine de gelirdi. Köyde büyüklerimiz Hz. Peygamberimizin, Hz Ali’nin, On iki imamların ve diğer Alevi büyüklerinin erdemlerinden örnekler verirlerdi ama Hz. Ebubekir‘den, Hz. Ömer’den, Hz. Osman’dan pek söz etmezlerdi, bu isimler çocuklara ad olarak ta verilmezdi. Hatta ‘Yezit’ kötü bir hitap olarak kullanılırdı. Tevfik öğretmene kadar adı Bekir, Osman, Ömer olan kişilere sıcak bakamazdım bile. Tevfik öğretmen bizim ‘iyi’lerimize iyi diyor, ‘kötü’lerimize kötü diyor, büyüklerimizin sessiz kalıp zaman zaman eleştirdikleri üç halifenin de bence gerçek kişiliklerini anlatıyordu. Yumuşamıştım artık, Ömercim, ne haber Osman diyebiliyor; evimize almaya çekinsem bile bu isimdeki arkadaşlarımın evlerine gidebiliyordum.
Beni çok etkileyen Tevfik öğretmen bir dersinde Hz. Ömer’i anlatırken onun ‘hak’ka ve ‘adalet’e olan saygısından ve halifeliği yanında aynı zamanda devlet başkanı olarak bu iki kavram üzerindeki hassas uygulamasından söz etti. ‘Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma ‘ uyanıklığı o dönemde geçerli olmadığından olacak ki Hz. Ömer neyi emrediyorsa onu öncelikle kendisi uygularmış. Devlet için çalıştığında devletin kandilini yakar, arkadaşı geldiğinde söyleşiyorsa devletin kandilini söndürür kendi kandilini yakarmış.
Din ve Mezhep konusuna niçin girdim ve bu örneği niçin verdim. Aslında alevi mezhebinin de ve tabiî ki dinimizin de temel amacı kamil yani olgun insan yetiştirmektir. Öbür dünyadan önce bu dünyayı düşünerek insanca yaşamaya çalışmak ve yukarıda belirttiğim gibi bir arada kardeşçe yaşamayı sağlamaktır.
Peki, şimdi gördüğümüz ne?
Dinimiz ve Orta Asya dan da getirdiklerimizle oluşturduğumuz Anadolu kültürümüz; göstermelik ibadetlerle, daha doğrusu göstere göstere yapılan ibadetlere bağlanarak bu değerler kişisel çıkarlar için kullanılan bir malzeme haline getirildi. 2007 de seçimlere gidilirken en etkili söylem ‘Müslüman Cumhurbaşkanı’ idi. Bunu söyleyenlerin demeyip de demek istedikleri ise A.Necdet Sezer’in Müslüman olmadığı vurgulamaktı. Hani şu kırmızı ışıkta duran, özel konuklarını devletin aracını kullanmayıp taksi tutarak gönderen. Köşkte düzenlediği özel eğlencenin elektrik parasını (Hz. Ömer’in kandili gibi)cebinden ödeyen, israfı kesip kalan ödeneği iade eden, kendine verilen bütün hediyeleri zimmete aldırıp makama teslim eden ve kaç çocuğunun olduğunu, çocuklarının ne iş yaptığını kimsenin bilmediği ve de çocuklarını bir holding patronu yapmak, veya onlara gemi-uçak almak şöyle dursun araba bile alamayan saf(!) insan.
Dört çocuk babası olarak benim içim neye yanıyor sevgili dostlar? Birçok Milletvekilimizin evet dediği, Sayın Cumhurbaşkanımızın da onayladığı Sosyal Güvenlik Yasası ile içlerinde Devlet büyüklerimizin de çocukları olmak üzere 18 yaşından küçük bir sürü ‘özel çocuklar’ ın sigortaları başlamış kabul edildi. Yani onlar benim çocuklarıma göre daha erken yaşta emekli olacaklar. Sanki çocuklarımın gelecekteki haklarından alıp başkalarının çocuklarına verdiler. Haram mı olur, helal mi olur orasını Allah’a havale ederek ben Tevfik öğretmenime soruyorum:
Ak saçlı öğretmenim, Tonton dedem söyle bana Cumhurbaşkanlarımız içinde Kim Müslüman, kim değil?