AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ana Sayfa > MARUF !..
MARUF !..

          Oldukça kalabalık, giren çıkanın belli olmadığı bir odada, narin yapılı, şık giyimli adam, “Nihansın dideden ey mesti nazım, bana sensiz cihanda can ne lazım” diye kimsenin ne demek istediğini anlamadığı bir şeyler söylüyor, iri yarı, alabildiğine yakışıklı, Amerikan filmlerinden fırlamış “Herkül” tipindeki biri de önüne koyduğu bavul büyüklüğündeki ses kayıt cihazı ile söylenenleri kaydetmeye çalışıyordu. Kapı açıldığında bozuluyor, baştan alıyorlardı. Biri öksürdüğünde gene baştan alıyorlardı ve bir türlü ayarı tutturamadıkları için de, şık giyimli narin adam aynı nakaratı tekrarlayıp duruyordu. Ancak odada bulunanlardan hiçbiri bu olanlardan hiçbir şey anlamıyorlardı. Çünkü 60’lı yılların başında, ne ses kayıt cihazının ne olduğunu bilen vardı ne de “Nihansın dideden ey mesti nazım” sözlerinin ne anlama geldiğini bilen…

          Kentin tek gurbetçi işçisi Almanya’dan izinli olarak gelmiş, (Naci AKPOLAT) beraberinde de, o dönemde hiç kimsede olmayan 1961 model sıfır kilometre bir Ford Taunus marka kırmızı bir araba ve Grundig marka kocaman bir ses kayıt cihazı yani teyp getirmişti. Araba neyse de, teypi kimse kavrayamıyordu. Nasıl olur da ağızdan çıkan her şeyi tekrar sana söyleyebilirdi ki?... Koca koca makaralarını bir ileri bir geri döndürerek, “Nihansın dideden”i kaydetmeye çalışıyorlardı.

          Askerliğini İzmir Bornova’da yapan delikanlı, teskere alınca İzmir’deki hemşehrilerinin yardımıyla İzmir Enternasyonal Fuarı’nda iş bulmuş bir süre burada çalışmıştı. Giyim kuşamı değişmiş, konuşması bambaşka bir hal almıştı. Sonradan anlaşılmıştı ki; konuşması, giyim kuşamı ile Türk Sanat Müziği konusundaki engin bilgisi, İzmir Fuarı’nın eseriydi. Kente döndüğünde Osmanlı Sarayı’nın son temsilcilerinden biri imiş gibi bir profil çiziyordu. İstanbul şivesi ile konuşması, gelen yabancıların da ilgisini çekiyordu. Bu konuşma ile yabancılar ile kolayca diyalog kurabiliyor, dostluklar ediniyordu.

          Hazırcevaplılığı ve Anadolu insanına has mizah anlayışıyla kentin tüm insanları ile esprili, anlamlı ve içi dolu söyleşiler yapmaktan büyük zevk alıyordu.  Bu özelliği ile herkese takılıyor, herkesle şakalaşıyordu. Bazen şakanın dozu kaçıyor kavgaya dönüştüğü de olmuyor değildi…

           Bir süre sonra Kentin Belediyesi’nde bir işe girdi. Gerek Belediye çalışanları, gerekse Belediye’ye iş için giden Kent halkı ile ilişkilerinde her zaman mizahi bir tarzı tercih ediyordu. Asıl mesaisi Belediye’deki işinin bitmesinden sonra başlıyordu.

          Belediyeden çıkar çıkmaz hemen karşıdaki Belediye Parkı’na geçiyor, uygun bir masada konuşlandıktan sonra etrafa laf atmaya başlıyordu. Derken etrafına toplanan insanlarla geç saatlere kadar vakit geçirdikten sonra, parkın hemen önünden yukarı doğru çıkan yokuşu çıkarak evinin yolunu tutuyordu.  Kendisini lafa öylesine kaptırıyordu ki; 5 dakikada gidilecek yolu asgari 25 dakikada tamamlayabiliyordu. Yeter ki bir konuya girmeye görsün, dakikalarca o konu üzerinde ahkam kesmeye bayılıyordu. En çok hoşlandığı konulardan birisi “Ben İzmir’deyken” ile başlayan konulardı.

          O, bir laf cambazıydı, laf cambazlığını espri, fikir ve zeka ile Anadolu insanının mizahi yaklaşımıyla süsleyerek bir tablo oluşturuyordu. Bu yeteneği ile gelişmiş bir toplumda bulunması halinde belirli bir üne sahip olması içken bile değildi. Ancak böyle bir olanaktan yararlanabilmeyi düşünüp düşünmediği belli değildi.

          Bir süre sonra iş hayatını emeklilikle noktalamıştı. Artık yaz aylarında Kent Parkı’nın, kış aylarında da dumandan göz gözü görmeyen Yaşarın Kahvesi’nin müdavimiydi. Herkese laf atmak, herkese laf yetiştirmek günlük mesaisini oluşturuyordu. Bir ara sağlık sorunları yaşadı. Doktorlar ısrarla ameliyat olmasını öneriyorlardı. Çok zor ikna olmuştu. Aşırı derecede sigara tüketiyordu. Riskinin yüksek olduğunu ileri sürerek doktorlar göz dağı veriyorlardı. Her doktora, her takılana verecek yanıtı mutlaka vardı.

          Güçlü bir hafızaya sahip olduğu belliydi. Ancak, yere, zamana ve duruma göre zaman zaman desteksiz, dayanaksız söylemlerde bulunduğu olmuyor değildi. Özellikle anlatmakta olduğu konunun bire bir tanığı olan kişiler karşısında çok zor anlar yaşadığı da oluyordu. Kimi zaman bu durumlarda tartışma ya da münakaşa kaçınılmaz oluyordu. En olmadık olayda veya en çok yanıldığı bir olayda dahi laf ebeliği ile kendini daima haklı çıkarma becerisini sonuna kadar kullanmadan edemezdi.

           Bu konuşma becerisini, yazmak için de değerlendirdi mi, değerlendirmedi mi bilinmiyor. Kim bilir belki yazmaya kalkışsaydı ne kadar çok konusu olacaktı. Belki de ünlü bir mizah ustası olacaktı. Bunu kendisine öneren bir kişinin de olup olmadığı bilinmiyor. Bilinen tek şey, o bir Anadolu Laf Ustası’ydı. Bu ustalıkta ise, güçlü hafızasının, ince zekasının, espri anlayışının, mizah yeteneğinin payı vardı mutlaka. Böyle meziyetleri olanlar sık aralıklarla gelmezler, o nedenle acaba Kent onun kıymetini bildi mi bilmedi mi, karar vermek oldukça zor. Asıl olan böyle yeteneklere sahip çıkmaktır
Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.
Lütfen Cevaplayın
Sütün rengi nedir? 

Ara
DURUM Temmuz 2010
Bitlis'te bulunduğunuz ilçede belediye hizmetlerinden memnun musunuz?
Evet
Hayır
Ehh işte
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı - AHLAT GAZETESI
®© 1993-2008 Ahlat Gazetesi Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Yayın Organıdır.
AHLAT GAZETESİ’nde yayımlanan yazılardan imza sahipleri sorumludur. Her türlü yazı ve makalelerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kısmen veya tümüyle yayınlanamaz. AHLAT GAZETESİ’nin Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı dışında hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

iletişim : i_nalbantoglu@yahoo.com