|
AĞUSTOS 1997 SAYI: 8
S.SELİM
Başlık sizi yanıltmasın burada anlatılmaya çalışılan kişi Sultan Selim değildir. Keşke Sultan Selim gibi İstanbul doğumlu olsaydı. İstanbul değil, Batı’da herhangi bir yerde doğmuş olsaydı mutlaka bu kötü kaderi yaşamayacaktı. Günah onun değil ki. Günah çocuk felci aşısını ihmal edip onun kentine göndermeyenindir. O ilacı göndermekle görevli kimse, eğer o yörede doğmuş olsaydı, o da bekle aynı kaderi yaşıyor olacaktı. Sadece ilaç mı? Ya eğitim?.. Onun ailesi çocuk felci konusunda eğitilmiş olsaydı yine kaderi farklı olacaktı. O’na o olanağı da tanımamışlardı. Çok şükür o günler çok gerilerde kaldı. Devlet elini memleketimizin en ücra köşesine kadar uzatıyor artık. Geçmişi acı anıları artık yaşanmayacaktır. Böyle diyor Simsar Selim, benim yaşadığımı kimse yaşamasın diyor. Yeni doğan çocuklar o ilaç yüzünden benim gibi özürlü doğmasınlar artık diyor Simsar Selim. Haklı değil mi?..
O ilaç olsaydı okuyacaktı, zekiydi, çok çalışkandı, çok temiz ve çok titizdi. Ancak ona oku diyecek, onu destekleyecek kimsesi de yoktu. İlkokulu yarıda bıraktı, içi kan ağlayarak. Duyguluydu, içliydi, taşıyamıyordu bedensel engelli olmanın yükünü. Kente yarım saatlik bir mesafede oturuyordu, yürüyerek gelmesi olanaklı değildi. O yüzden askerlik çağı gelene dek kenti göremedi. 18 yaşına gelince bu işin böyle gitmeyeceğini biliyordu. Bir çıkış yolu bulmalıydı, kafası çalışıyordu, başaracağını biliyordu. O’nun durumunda olanlar aczi tercih ediyordu. O bunu yapamazdı. Onuruyla yaşamayı kafasına koymuştu. Kente gitmeli ve de bir şeyler yapmalıydı. Nitekim öyle yaptı. Bir yolunu bulup kendini kente attı. Güler yüzlü, sempatik tavırları ile çok kısa bir süre içinde kendini tüm kent halkına sevdirmeyi becerdi. Herkesle haşır neşir oluyor, herkesle şakalaşıyor, kıvrak zekası ile herkesin gönlünü almasını biliyordu. Kent halkıyla iyice kaynaştıktan sonra sıra iş bulmaya gelmişti.
Çok zor olmalıydı iş bulmak, o dönemde lise mezunları yedek subay olarak askerlik yapıyorlardı. Pek çok lise mezunu iş ararken, o işini bulmuştu. Çok mutluydu. İyilik meleği gibi herkesi kucaklıyordu. Elinin geldiğince herkese yardım ediyordu. her şeyden anlıyor, siyaseti takip ediyor, herkesi tanıyor, büyük-küçük demeden herkesin dostu olmayı başarıyordu. Üniversite gençliği ile yakın dostluk içinde olduğundan büyük kent kültüründen de haberdardı. Bedensel engelli olmasına karşın öyle şık ve temiz giyiniyordu ki herkesi imrendiriyordu. Ütüsüz pantolonla ya da boyasız ayakkabı ile görülmesi mümkün değildi. Tiril, tiril ütülenmiş beyaz gömleğinin herkesten fazla bir düğmesi daha açıktı. Kolları hafif kıvrılmış gömleğine kimseye el sürdürmezdi kirlenecek kuşkusuyla. Bazı afacan çocuklar bu hassasiyetini keşfetmiş, elleriyle gömleğine dokunarak onu kızdırmaya çalışırlardı. Kızmayacak kadar olgundu. Aksayan ayağını bir balet gibi ustaca kullanarak yürüyüşüne reverans havası verirdi. Bu hareket ona has ve onun zekasının bir ürünüydü. Yürümüyor da rol gereği hareket ediyor gibiydi.
Kente giriş ve çıkışlar ondan habersiz olamazdı. Kim seyahate çıkacaksa başvuracağa ilk kişi odur. Kente kim hangi araçla gelirse gelsin, güler yüzle ilk karşılayan odur. İlk havadisi o alır, en son gelişmeleri o bildirir herkese. Kentler arası spor müsabakalarının gönüllü amigosu organizatörü, araç, gereç, malzeme, vasıta temin işlerinin en yetkili kişisi de odur. İşindeki becerisi yıllar sonra ona mükemmel organizasyon yapma becerisi kazandırıyor. Kültürel faaliyetlerde, Ahlat Kültür Haftası’nda daima ulaşım ile ilgili sorunların çözümünü sağlıyor.
Simsar Selim, işinde biraz ilerledikten sonra, kentin köklü ailelerinden birinin kızı ile evleniyor. Düğünü çok görkemli oluyor. Tüm kentli onun yanında, herkes desteğini, sevgisini, sempatisini sunuyor. Çok mutlu, sevimli çocukları oluyor.
1990 yılında Ahlat Kültür Haftası’nın ilki yapılıyor. Organizasyon Komitesi oluşturulmuş. O’da Komitede var. O’ndan çok şeyler umuluyor. Komite toplantısında geri planda kalmayı tercih ediyor. Kendisine daha aktif bir konuma gelmesi için yapılan davetlere; “Biz artık yaşlandık” diye yanıt veriyor. Yıllar onu da yormuştu anlaşılan.
Seni sevgiyle anıyoruz, Sevgili Simsar Selim.
Nurlar içinde yat…
ANKARA’DA BİR
HAT SANATKARI
Osmanlı döneminde zirveye ulaşan Arapça hat sanatı, yeni eller tarafından modernize ediliyor. Hat sanatkarı İlhami NALBANTOĞLU, yüzyıllardır Arapça harflerle yapılan hat sanatını Türkçe harflerle devam ettiriyor. Unutulmak üzere olan hat sanatını modernize ederek ayakta tutmaya çalıştığını belirten İlhami NALBANTOĞLU, bu sanata ilgi duyanlara elinden gelen her türlü yardımı yapacağını söylüyor. Geçen yıl Berlin’de yoğun ilgi gören “Türk Hat Sanatı” eserlerinin bu yıl da yurt dışından davet aldığını kaydeden NALBANTOĞLU’nun eserleri Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı’nda görülebilir.
Ümit ÇETİN- Hürriyet Gazetesi 12.08.1997