|
TEMMUZ 2001 SAYI 16
VAN GÖLÜ CANAVARI
Burçay ANGER
Medyanın en son, “toplum içinde şok yaratacak” haber yakalama çabası sonucu, uyduruk Van Gölü Canavarı şarlatarlığına son noktayı koyan ben oldum. (Ne önemli bir açıklamayrı ama değil mi, bir camış uzmanı olaraktan, breh breh, öhhö.. Ne? Yoksa Uğur Dündar’ın Arenası’nı izlemediniz mi?)
Haydi TV proğramları tam bir abuk sabukluk panayırına dönüştü, fakat ilgili ilgisiz ekrana çıkıp konu hakkında konuşan her boydan vatandaşlarımın tutumu bizi hayli düşündürmeli. Hele kimi TV kanallarının taa oralara gönderdiği dalgıç ekibine teessürlerimi sunarım. Herhalde “Ben paramı alırım, her işi yaparım” şeklinde izah edilecek böyle Amerikanvari profesyonellik anlayışına pes doğrusu!.. Bir yazar, parası karşılığı her isteneni yazar mı, bir mimar dolgun ücreti görünce, şiddetli bir tercih ile de olsa, müşterisinin her istediğini, örneğin lark diye yıkılıverecek bir bina yapar mı? Ne yazık ki kimileri yapıyor. Dalgıçlık da böyledir, sualtı hurdacılığı değildir. Bilimsel araştırmalar yelpazesi içinde yer alıcı bir iştir. Tanınmış Dalgıç-Kaptan Cousteaus işte bu yüzden bilim adamı olarak hatırlı birisidir, yoksa muhteremin belli bir dalda ciddi bir bilim kariyeri olduğunu bilen yok. Ancak su altını disiplinli araştırıyor ve gördüklerini gerçekçi ve bilimsel verilerle izleyicilere yansıtıyor. Doğru olanı, asıl önemlisi dürüst olanı yapıyor.
ŞIH MIHO’NUN KOYUNLARI…
Bizim Van Gölü dalgıçları ise, ekrandan duyduğumuza göre göl dibinde “Bir yaratık görmüşler, böylece Van Gölü’nde canlı yaşamaz tezi boşa çıkmış” Meslek onuru olan insanlar, çıkıp, “Biz böyle bir şey demedik, bizi böyle abuk sabukluklarınıza alet etmeyin.” demeliydi. Yoksa gerçek mi, bu ifade gerçekten kendilerine mi ait? Eğer öyleyse, sabahları yüzlerini yıkamak için aynaya nasıl bakıyorlar? Adama sorarlar, “Yaratık ne demek? Nasıl bir şey? Gördüysen şunu tarif etsene be adam!..” Çok ayıp, çook, 19. yüzyıl boyunca ve Darwin’i takiben bütün deniz keşif seferlerinde kayda geçmemiş, adı konmamış, resmi çizilmemiş, fil ebadından gözle görülemeyenine kadar, tek bir mahlukat-ı nadire kalmış mıdır yahu? Bu yetmiyormuş gibi, “pantolon olmadı, gömlek verelim abi” türünden (canavar manavar bulamadılar ya) müthiş bir saptama daha çıktı bu dalgıç efendilerin araştırmalarından: suyun altında muazzam bir “Selçuklu Mezarlığı” bulunmuş, burada el değmemiş müthiş bir uygarlık kalıntıları yatıyormuş!... Bak bak bak!... İşte ilk kez dalgıçlarımız bunu keşfetmişler. Vay canına sayın seyirciler!.. Siz kimsiniz birader, iki tane TV ekibi?.. Sinirlendirmeyin insanı, neyi keşfettiniz siz?..
Burası Patagonya ormanları mı, orada bin yıldır yaşayan Ahlatlılar zenci yamyamlar mı? Her türlü olanaksızlığına rağmen bu Devlet gibi bölgesine, tam otuz beş yıldır Van ve Ahlat Müze Müdürlüklerini açmamış mı? Açmış da niye açmış, Süphan’a inip çıkan Şıh Mıho’nun koyunlarını sasın diye mi? İki tuhaf TV ve dalgıç ekibinden gayrı buralara kimse uğramamış mı buğüne kadar, yoksa muntazaman bugüne değin yüzlerce bilim adamının yaptığı gibi, kazı çalışmaları yürütülmemekte midir? Kültür özürlü TV’ciler bunları bilmez de, ne diye bir bilene sormaz?..
SİNAN ADLI BİRİSİ…
En başta Ankara Üniversitesi’nin iki değerli bilim adamı olan Haluk ve Beyhan Karamağaralı adlı profesörlerimiz, otuz yıldır bölgede araştırma yapmaktadırlar. Ben de iki yıl müze müdürlüğüm sırasında göl çevresini karış karış gezip inceledim. Gerçek Nemrut Krateri (Bir de Adıyaman’da üzerinde dev heykel başları olan ikinci Nemrut Dağı vardır) ve Süphan arasında yer alan Ahlat, dünya arkeolojisinde; Anadolu’nun “Selçuklu Damgalı Türk Tapusu” diye bilinmektedir. Ayrıca ünik (eşsiz, benzersiz) müthiş bir özelliği daha vardır; dünyanın gelmiş geçmiş en büyük toplu düzenli nekropolüdür (kent dışı mezarlığı).
Ahlat kenti merkez olmak üzere otuz kilometre çapında dairevi bir alanı kapladığı yıllar önce saptanrmıştır. Yüz bine yakın mezarından bugüne kalan on bine yakın, ünlü, heybetli, olağanüstü estetikli, Asya Türk motifli (kimileri dört metreyi bulan) mezar taşı sayılabilmektedir.
11. ile 14. yüzyıllar arası pek fazla değişmeyen estetik ve kültür anlayışıyla oluşturulmuştur. Türklerin İslamiyet öncesi (bütün Türkler değil Oğuzların ve Kafkas Türk boylarının) vardıkları üstün kültür kimliğini, yakarırcasına göğe doğru uzanmış, eski ihtiyar Anadolu abdallarının kemikleşmiş kuru parmakları gibi, sessiz, soluksuz, tarih boyunca anlatıp durmaktadır.
Van Gölü, antik adıyla Tuşba Denizi) derin çanak biçimli sonsuza kadar sönmüş bir volkandır. Uzun zaman içinde insan yerleşmesinin yoğunlaşmasıyla çevre dağları zaten pek verimli olmayan toprak katı nedeniyle de… devam edecek…