|
Ozan Poyrazoğlu ile bir tesadüf sorucu karşılaştık. Bizi karşılaştıran tesadüf Erciş’li ressam Mustafa GÖRAL’ın Taksim sergisi idi. Karşılıklı sohbet doyumsuzdu, ancak zaman sınırsız değildi. Öyle ki; arabasındaki kitapları almaya bile fırsat olmadı. Sonradan kitaplarını gönderdi, inceleme fırsatı bulduk. Büyük emek harcamış, umduğu sonuca ulaşmış mı bilemeyiz. En azından yazılı eserleri literatürdeki yerlerini almışlar. Belki günümüzün sihirli oyuncağı internet ile bu tanıtım tüm dünyaya ulaştırılabilir. Bu konuda kendisine biraz daha gayret etmek düşüyor. Eğer bize de bir görev düşecekse onun da sözünü buradan vermek koşuluyla…
Poyrazoğlu, 1951 yılında Erciş’te doğmuş, ilk ve orta eğitimini burada tamamlamış. Daha sonra Anadolu Üniversitesini bitirmiş. 13 yıl kadar Van ve civarında öğretmenlik yapmış. Sonra İstanbul’a tayın olmuş, 12 yıl kadar da burada hizmet verdikten sonra emekliye ayrılmış. Poyrazoğlu’üç adet kitabı elimize ulaştı. İnceledik, ilginç bulgularla karşılaştık, her ne kadar kendisi de bu konuda bize bilgi vermiş olsa da yazılı bir metnin elimizde bulunması çok daha önemli. Kitabındaki ilginç ve bizim açımızdan önem taşıyan bulgu, Poyrazoğlu’nun “Aşıklık İcazeti”ni Ahlat’tan almış olması. Şimdi sözü fazla uzatmadan Poyrazoğlu’nun kendi ağzından “Hayat Hikayem” dediği bölümün bu ilginç icazet öyküyü dinleyelim.
“Erciş’te ramazan akşamları ve kış günleri, Aşık Davut Telli’nin oğlu, Aşık Emin Telli sürekli aşıklık sanatını icra ederdi. Ben de oraya korka korka gitmeye başladım. Bir gün beni de orada zorla söylettiler. Herkes ayakta alkışladı. Bundan sonra her gün gel dediler. Gidiyordum ama Emin Cihani (Telli) fazla yer vermiyordu. Karlı bir havada rahmetli arkadaşım Revnak Özalkan (güzel saz çalardı) ile karşılaştım. O’na dedim ki, ‘Kardeş Erciş’e sığamıyorum sen de iki tane saz var, birini bana borç ver birkaç günlüğüne.’ ‘Olur’ dedi. Sazı aldığım gibi Şubat ayının 10’u, doğru Adilcevaz’a geldim. Bir kahveye sazımı astım. Halk toplandı, ilk sınavımı orada verecektim. Akşam sazım düzensiz, akortsuz başladım söylemeye. Adilcevaz’lılardan Kadir Nacar adlı çok değerli yiğit bir insan ‘sen sazı boş ver, söze bak’ diye destek veriyordu. Üç gün orada kaldım. Yıl 10 Şubat 1970. Çok sevindim.
Adilcevaz’dan aldığım bu güçle, oradan Ahlat’a geçtim. ‘Dostlar Kahvesi’ ‘kalın Cemil’in idi. Beni kucakladılar. Ercişli olduğumu öğrenince daha çok sahip çıktılar. Ahlat’ta 15 gün kaldım, hem gündüz, hem de gece program yapıyordum. Orada çok tutulmamın bir nedeni de mendil içindeki muammayı çözmemdi.
Durum şöyle gelişti. İnsanlar hınca hınç salonu doldurmuşlardı, çok seçkin dinleyiciler vardı. Ben de 20 yaşımda. Birden tavanı göstermeye başladılar, tavanda asılı duran bir mendil var. Ben de sandalyenin üzerinde çalıp söylüyordum. ‘Değirmenci Fethi’ diye ehli dil bir dinleyicim, ‘Aşık bu mendilin içinde iki şey var, onların adını söylersen biz seni tasdik ederiz.’ dedi. Şaşırmıştım, dedim ki; ‘Ey dostlar, ağalar gayibi Allah’tan başka, bir de O’nun bildirdiği kişilerden başkası bilemez. Benim ne haddime, bilsem gider define çıkarırdım.’ Aldırış eden olmadı, ben normal çalıp söylemeye devam ediyordum. ‘Beyler son bir eserle programımı kapatacağım.’ dedim. Başladım söylemeye;
‘Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş,
Kıyamete kadar sökülmez imiş,
Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş,
Meğer taşa tohum ekilmez imiş.’
Deyince muammayı asanlar ayağa kalkarak alkışladılar. Hemen mendili indirdiler. Mendilde bir iğne bir de Ahlat taşı varı. ‘Bravo Ercişli aşık, helal sana, muammayı çözdün’ Ben de şaşırmıştım çünkü, söylediğim eser Kayserili Aşık Seyrani’ye aitti. Eserin içinde iğne ve taş isimleri geçiyordu. Bunlar da mendildeki muamma idi. Demişler ki; ‘söyleyene değil, söyletene bak’ Allah söyletmişti belki de Seyrani’nin hikmeti ulaşmıştı.
Adilcevaz ve Ahlat, benim aşıklık diplomamın verildiği yerdir. Onlara minnettarım.”
Poyrazoğlu’yu kendi kaleminden dinledik. Şimdi yaşanmış bu ilginç olayın biraz derinliklerinde dolaşalım. Poyrazoğlu, bir isimden söz etmişti kendisine bu muammayı hazırlayan. “Değirmenci Fethi”…
Değirmenci Fethi de Poyrazoğlu gibi, aşıklık geleneği olan bir aileden gelmektedir. Küçük kardeşi Ahmet Turan KAZGÖL, Ahlat’ın yetiştirdiği en ünlü şairlerden birisidir. Ahlat’ı en güzel anlatan “Ben” adlı efsane şiir onun eseridir. Bu şiirle rahmetli KAZGÖL tarih sayfalarındaki ölümsüz yerini hazırlamıştır.
Bir başka husus, Poyrazoğlu’nun üzerinde oldukça yoğunlaştığı ve bu konuda eserler verdiği “Ercişli Emrah” kimdir?. “Aşık Öksüz Ahmet”in oğlu. Peki “Aşık Öksüz Ahmet” kimdir? O’da Ahlat’lı ve öncekiler gibi aşıklık geleneğine bağlı bir ailenin oğludur. Sonradan Erciş’e göç etmiştir.
Demek ki, Ahlat’lıların Poyrazoğlu’na olan ilgisi de, Poyrazoğlu’nun Ahlat’lılara olan yakınlığı da geçmişten gelen ortak kültür değerlerinin paylaşımının çarpıcı bir örneğini teşkil ediyor.