AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ana Sayfa > SANAT ve İNSAN
SANAT ve İNSAN

Doç. Dr. Müfit Selim SARUHAN

AÜ İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi

Sanat, insanın iç dünyasında ürperen, belli çeşitten, birtakım duyguları, dış dünyada elle tutulur, gözle görünür şekilde ifadelendirme ihtiyacının ürünüdür. (AKVERDİ, Hamdi, Sanatta Yaratma, Ankara 1953)  Sanat, insanın hissettiği, etkilendiği şeyleri, kalemiyle, fırçasıyla, çamuruyla dışa vurumudur.

Birey, gerçek anlamda, hayata, duymaya, düşünmeye başladığı ân girmiş sayılır. İnsan gördükleriyle, duyduklarıyla ve bu görüp duyduklarını, yorumlamak ve ifadelendirmekle nitelik kazanır. İnsanlar, bu yorumlama ve ifadelendirme faaliyetini, çizgiler ve renkler vasıtasıyla gerek canlı ve gerekse cansız semboller halinde, şekillendirmeye başladıkları andan itibaren hayatın akışına katılmış olurlar.


Sanat tıpkı din ve felsefenin yaptığı gibi, insanı günlük hayatın tekdüzeliğinden, darlığından çekip çıkarır. Üretilen, ortaya konulan ürünler sayesinde, insan dağınık, titrek ve belirsiz hareketlerini düzen ve sentez içinde kaynaştırarak ölümsüzlük aşkını somutlaştırır. İşte sanat denilen işin gayesi de budur. ( TUNALI, İsmail, Sanat Ontolojisi Temelinde Yeni Bir Resim Anlayışı, İstanbul 1983, s. 7.)


Herkes görür ama herkes gerektiği gibi gösteremez. Herkes bilir ama herkes bildiremez. Herkes hisseder ama, yine herkes hissettiremez. Aktarmak, üretmek ve tüm birikimleri dışa vurmak, ürün ve eser ortaya koymak herkesin harcı değildir.


Sanat eseri ise, zamana karşı bir direnci, ölüme karşı bir meydan okumayı ifade eder. Tabiatın ölümlülüğüne karşın, sanat eseri ölümsüzlüktür. Sanat eseri, sanatkârın zamana ve ölüme karşı koyuşunun su üstüne çıktığı bir araçtır. Bu araçta sonsuza giden gayeler gizlidir. Ölümsüzlük bilinci, dağılma ve yok olma bilinci, tüm varlığın somutlaştığı bir duyguyu ifade eder. Bu duygu ölüm ve dağılıp yok olma korkusudur. İnsan, ölüme teslim olan bir varlık değil, ölüme baş kaldıran, onunla hesaplaşma içinde olan bir varlıktır. Sanat, Tunalı’nın da belirttiği gibi, bir tür meydan okumadır. Sanat, insanın ölüme karşı elde ettiği, insanî bir ölümsüzlük varlığıdır Nice şiirler, nice fırça izleri, sanat eserleri, kiliseler, camiler bakanları büyülüyor. Bu büyüyü yapan sanatkârlar ise, rüzgâr oldular, yaprak oldular, toprak olup çürüdüler. Fakat geriye öyle eserler bıraktılar ki, onları inkâr edemiyoruz. Eserleriyle isimlerini kazıdılar. Eserlerinde, ölümden sonra bilinçlerinin açık olduğu bir yaşama kavuşup kavuşmadıklarını bilmiyoruz. Şu var ki, isimleri ve eserleriyle ölümsüz oldukları da kesin...


Sanat bir meydan okumadır, ama bu karşı koyma, meydan okuma yerini bulan, ifadesini bulan, ortaya yeni ürünler çıkaran bir nitelik arz eder. İnsanın varlığının derinliklerinde hissettiği ölümün karanlığı, sanat eserleriyle ölümsüzlüğün aydınlığına dönüşür. Sanatı, felsefî olarak ele alırsak;


İnsan, arzu ve idrakinin evrene çevrili olması açısından iki tür davranış gösterir.

1) Arzularını giderememekten ortaya çıkan, yetmezlik şuuru içinde bütün arzuların tatmin edilebileceği mutlak tasavvurunu elde eder.


2) Eşyanın bir yönünü yüzeysel idrak etmesi yüzünden, nesnenin etrafında devr ederek, nesneler arasındaki aynîlikleri meydana getirir.


İnsanlar olaylar karşısında, olayların gerektirdiği ölçüde tavırlar sergilerler. Bu yerine göre “keder veya sevinç” olabilir. Bu “keder” ve “sevinç” diğer insanlara ulaşmıyor. Biz şuuru hâlde yaşıyoruz. Hâl, ızdırap ve sevincin yayılma imkânsızlığı yüzünden bize bir yetmezlik duygusu veriyor.


İşte bu yetmezlik duygusu; örneğin ölüm karşısında duyulan keder, her insanın kendi şahsında bunu hissetmesiyle ve yekdiğerlerine anlatmamasıyla gizli kalıyor. Bu duygularımız, arayışlarımız (ölümsüzlük gibi) ancak sanat vasıtasıyla insanların arasında yayılabilir hale geliyor.


Hayatın ölümlü olması, insanın önünde aşılmaz bir gerçekken, sanat kurtarıcıdır. Hayatta olanları daha fazla güzelleştirir, bizi hayata bağlar. İnsanın dostu olur. Onu ahlâklı olmaya hazırlar. Ölümün yalnızlığı ve gerçekliği karşısında iç huzuru ve saadet verir. Kendimizi çevreleyen tüm tasalarımızı ortadan kaldırır İhtiyaç ve mücadele, sanatın doğuşunda önemli olmuştur. Elindekilerin sınırlılığıyla çok geri olan ilk insanın, çekirdek halinde medeniyetin temelinde güzele karşı bir eğilimi ve ilgisi söz konusudur. Hayatta kalmak ve kendini tüm güçlere karşı korumak için eşya ve aletler yapmaya başlayan insan, kendisindeki fıtrî güzellik duygusuyla eserler ortaya koyuyor. Sanat, Yetkin’in ifadesiyle “ruhun, madde içindeki görünüşüdür” ( YETKİN, Suut Kemal, Sanat Meseleleri, İstanbul 1945, s. 23. Ayrıca bkz. YETKİN, Sanat Felsefesi, İstanbul 1934.)


Her eserin bir duygunun ifadesi olması, onun taşıdığı ruhtan başka ne olabilir ki?


Gerek ferd ve gerekse toplum, daima kendilerinde olmayanı arar, hayatta gerçekleştiremediğini, ulaşamadığını, sanatında yaşatmaya çalışır. Ölümsüzlük de böyledir. İnsan, ölümsüzlüğe olan şiddetli arzusuyla sanata sığınır, ruhunun derinliklerinde yer alan bu masum özlemini, sanat eserleri oluşturarak ortaya koyar. Tolstoy sanatın temelinde sıkıntıyı, düşünceyi ve emeği bulur. İlginçtir, bu kez Hegel’in ifadelerinde de, güzel olanın tarifi Tolstoy’la benzerlik gösterir. Ona göre güzellik, mutlak ruhun nesnelerde yansımasıdır.


İnsanın evrende yer yer kederli, üzüntülü olduğu söylenmişti. Worringer buna şöyle bir açıklama getiriyor.


“Sınırsız, bağımsız ve karmaşık dış dünya olayları karşısında insanın duyabileceği duygu, huzursuzluk ve korkudur. İlkel insan dış dünya nesneleri arasında yitik, zihnî bakımdan çaresizdir”

Bu yüzdendir ki, sanat eserleri bizi başka bir âleme çeker götürür. Mantık ve sağduyu, duyduklarımızı ve hissettiklerimizi ifade etmekte yetersiz kalır. Sanat, yaşantıyı aydınlatmaktır. Gizemi aralamaktır. Bütün sanatlar hayatı yorumlarlar. Bu madde ötesi âlem nedir? Bu âleme ilişkin bilgi nasıl ispatlanabilir? Bu sorulara verilecek yanıt, sanatın ötesindeki bir âlemi aydınlatır. Bu âlem sağduyuyla ya da gündelik sözlerle anlatılmaz. Bu âlem, ancak sanat eserleriyle sık sık temas etmiş kimselere, kulakları sanat eserlerinin ince ve zengin ritmine alışmış insanlara gösterilebilir.( TOLSTOY, Sanat Nedir?, çev. Baran Dural, İstanbul 1992.; TUNALI, İsmail Sanatın Psikolojik Anlamı ve Worringer’in Üslûp Analizi, Felsefe Arkivi İstanbul 1975,  s. 19.; EDMAN, Irwin, Sanat ve İnsan, çev. Turhan Oğuzkan, İstanbul 1977, s. 17.)


İslâm açısından da bu dünya, bir hayalden başka bir şey değildir.  Bu dünya öbür dünyaya hazırlanmak içindir. Bu en güzel şekilde, İslâm sanatçılarının eserlerinde görülür. Zaten, İslâm düşüncesinde Tanrı’ya atfedilen isimlerden biri de “es-Sanî” mutlak sanatkâr ismidir. Sanatçılar, sanatla uğraşırken bir açıdan ibadet yapmış sayılabilirler. Çünkü, Hz.Peygamber bir hadisinde “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanılmasını istiyor. Ahlâk, davranış, karakter ve sıfat anlamlarını içeren bir kelimedir. Allah mutlak bilendir, bizim de bilgilenmemizi öngörür. Mutlak bağışlayandır, bizim de bağışlayıcı olmamızı ister, mutlak âdildir, bizim de âdil olmamızı ister. Aynı şekilde es-Sanî, mutlak sanatkâr olan Yüce Yaratıcı bizim de yeryüzünde iyi ve güzel ürünler ortaya koymamızı ister.


Ortaçağ kimliği, manevî ve dinsel kültürdür. Ortaçağ anlayışı, Tanrı karşısında dünyanın hiçliğini ortaya koyar. Değerler her aşamada “Ehrâmî” bir karakter gösterir. Eski siteler yıkılmış, göçebe kavimlerin istilası olmuştur.  Dünyanın faniliği fikri, kültürün ürünlerini dokur. İbadet yerleri, insanları bir araya getiren; yerden göğe yükseliş, gotik kuleleri, minareler, çanlar, tabiattan ve taklitten uzaklaşma, manevîlik ve derinlik, bu kültürün önemli özellikleridir


Bir örnek vermek gerekirse, Michelangelo der ki; “Hiç bir düşüncem yoktur ki, üzerine ölüm düşüncesi kazınmış olmasın”.Michelangelo, asil bir adamın mezarını şu figürlerle yapmıştı.    Ölünün figürü burada mezarı terketmiş, daha yukarıda bir pencerede oturuyor, sağa sola bakan bir tarz içinde bize ölmediğini hala yaşadığını hatırlatıyor.

 

 Lahdin üzerinde, geceyi ve gündüzü temsil eden iki figür var. Ölünün figürü, mezardan uzakta, zamanın hüküm sürmediği bir âlemde ve daima genç ve ruh olarak yaşıyor


Topçu’nun ifadeleri sanatın ölümsüzlük yolu olduğunu ne güzel ifade ediyor.


“Sanatkâr, şifa gibi ölümün de kendisine yaklaşmayacağı bir hastadır. Aşk, onda bir gerçekliğin, her zaman gözüken yüzüdür. Onunla ölümün arasındaki sonsuzluğa ve ebedîliğe sığınmaktan başka çare yoktur. Teslimiyeti tamam oldukça, sanatkârda da dindarın gerçek şuuru meydana geliyor. İçten doğan, gerçek bir kurtuluşun müjdesine erişiyor”


İslâm açısından da, bu dünyanın bir gölgeden, görünüşten, oyun, oyalanma ve hayalden başka bir şey olmadığını söylemiştik. Bu en güzel şekilde, İslâm sanatçısının eserlerinde görülüyor. Dinin şartlarını yerine getiren, getirdiği için de huzura kavuşan nakkaşın, sanatkârın hedefi dünya ötelerinden derlenmiş hissini veren, parlak, güler yüzlü renklerle özendiği ebedî dünyanın doyum olmaz tadını hiç bir zaman kaçırmak istememiştir.


Âhiret ideali, gözlerin dünyadan üst âleme çevrilmesi, manevî âlem sevgisinin oluşması neticesinde, heykel ve resim gibi modelini tabiattan alan sanatlar, İslâm âleminde silinerek yerini soyut süsleme sanatlara bırakmıştır. İslâm sanatının konusu, sanat değeri olan bütün mimarî eserlerden üzerlerindeki dekorlar, süsler ve güzel yazılardan çini ve mozaiklerden başlayarak, vaktiyle bu binaları doldurmuş olan güzel çinilere, sanat değeri olan yıldızlara, minyatürlere, taş ve bakır oymacılığına (nath, nakış) kadar değişiklik göstermektedir.


Resim şeffaflaşan ve göğe yükselen mâbedde gittikçe kaybolmakta, dinî kitaplar içerisine minyatür ve tezhip haline girmektedir. Gayesi realiteyi aksettirmek değil, manevî âlemi sembolle ifade etmektir. Minyatür dünyasının figürleri, sanki bedenlerinden soyutlanmış gerçek üstü varlıklar olmuştur. Minyatürde nakkaş, yaratıcı muhayyilesinden doğan varlıkları büyük bir cüret ve maharetle temsil eder. Gerçekliğin ve tabiatın üstünde eserler vücuda getirir.


Sanatçı iç dünyasındaki gözlemleri, soyut duyguları, elini ve duygusunu birleştirerek, ortaya somut eserler koyarak, ölümün soğukluğunu ortadan kaldırıyor, insana sonsuz dünyanın, sonsuz hayatın, sonsuz kapılarını açan sanat eserleri, insanın iç dünyasının, dış dünyaya her türlü vesileyle yansımasından ibarettir. İnsanın yaratıcısına belki de en çok benzemeye çalıştığı alandır, sanat. Sanat; insanın, yaratıcısının sanatıdır, evren de bir  sanat ürünüdür. İnsan da bu sanat ürününün hem mutlak sanat eseri ve hem de göreceli sanatçısı olarak, sonsuz akış içinde parlayıp, parlatıp sönmektedir. Sonrasını bilmiyoruz. Bildiğimiz sanatçının çoktan ölümsüzlüğe ulaştığıdır.

Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.
Lütfen Cevaplayın
Colanın rengi nedir? 

Ara
DURUM Temmuz 2010
Bitlis'te bulunduğunuz ilçede belediye hizmetlerinden memnun musunuz?
Evet
Hayır
Ehh işte
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı - AHLAT GAZETESI
®© 1993-2008 Ahlat Gazetesi Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Yayın Organıdır.
AHLAT GAZETESİ’nde yayımlanan yazılardan imza sahipleri sorumludur. Her türlü yazı ve makalelerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kısmen veya tümüyle yayınlanamaz. AHLAT GAZETESİ’nin Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı dışında hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

iletişim : i_nalbantoglu@yahoo.com