ŞEFİK HOCA…
|
İlhami NALBANTOĞLU
50’li yıllarda Ahlat Ortaokulunda çok kaliteli bir eğitim veriliyordu. 60 öğrencilik mevcudu olan okulun üç sınıfı vardı ve bu sınıflarda öğrenci sayısı 20’yi geçmiyordu. Yeni yapılmış bir binası, düzgün derslikleri, geniş spor alanları, iş atölyeleri ve laboratuarı vardı Ahlat Ortaokulu’nun. İyi bir eğitim kadrosu mevcuttu, tek Fransızca öğretiliyordu, mükemmel bir Fransızca öğretmeni vardı. Ahmet Demircan, aynı zamanda okulun müdürüydü. Tüm dersler okulun kendi öğretmenleri tarafından veriliyordu. Açık kalan birkaç dersi ise hemen yanıbaşında bulunan Ergezen İlkokulu’nun öğretmenleri tamamlıyordu. Bunlardan biri, aynı zamanda Ergezen İlkokulu’nun Müdürü olar Mahmut Hoca, diğeri ise Şefik Hoca idi. Mahmut Hoca, din dersi ve elişi derslerine, Şefik Hoca ise Coğrafya dersine geliyordu.
Okulun öğrencilerinin büyük bir bölümü Ergezen İlkokulu çıkışlı oldukları için bu iki öğretmeni de çok yakından tanıyor ve seviyorlardı. Mahmut Hoca, Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” eserindeki Mahmut Hoca’nın tipik bir benzeriydi. Babacan, yakın, sevgi dolu, ancak bu duygularını beli etmeyen, açığa vurmayan bir tavrı vardı. Mahmut Hoca’nın verdiği derslerin tadına doyum olmuyordu. Özellikle elişi derslerinde tüm sınıf hep birlikte neşeli dakikalar geçiriyordu.
İnce, uzun boyu, şimşek gibi çakan gözleri, ben kül yutmam tavırları, sert mi sert, cin mi cin, ancak onun da içinin sevgi dolu olduğundan kuşku duyulmayan diğer öğretmen ise Şefik Hoca’ydı. Şefik Hoca ile sokakta karşılaşmak kabus demekti, eğer üstünüz başınız düzgün değil, kravatınız ya da şapkanız es kaza kaymış ya da yana dönmüşse yandınız demektir. Hele sigara ile veya sinemada filan ona yakalandığınız mı sonunuz geldi demektir. En düzgün, en masım olduğunuz zamanda bile onunla karşılaşmayı kimse sevmezdi. Sizi tepeden tırnağa süzer, her şeyinizi kontrol eder, her şeyinizin tam olduğunu tasdik ettikten sonra da şiddetli bir göz dağı verdikten sonra siz hissettirmeden arkadan bıyık altından gülerdi. Ancak tüm bu keskinliğine karşın, onun yüreğindeki sevgiden kimsenin kuşkusu dahi yoktu. Nasıl olsun ki? İşte bir örnek;
Eğitimin önemini, okumanın erdemini henüz kavrayamamış bir ortaokul ikinci sınıf öğrencisi, iki dersten ikmale kalmıştı. Fizik ve coğrafya. Bir yaz boyu ağustos böceği gibi saz çalmış, sağda solda oyalanmış, göle girmekten saçları sapsarı olmuş, ortalarda dolaşıyor. Sınav günü gelip çatmış, ders çalışmadığı için sınava girse de bir şey yapamayacağını bildiği için, sınava girmemeye karar vermiş kendince. O gün bu vartayı atlatmak için masum bir tavır takınarak babasına yardım etmek üzere yanına gitmiş, sanki sınav yokmuşçasına. Öğleni zor etmiş, bir olay patlar verdi verecek, babasının korkusundan olabildiğince tedirgin. Tam öğlen ezanı okunurken, karşıdan Şefik Hoca görünür. Kızgın ve hırçın bir vaziyette babasının da duyacağı bir biçimde, bütün siniri ile “Sen neden sınava gelmedin, bugün senin sınavın yok muydu?” diye gürler. Hemen oracıkta bulunan baba da böylece bu geçiştirme olayından haberdar olur. Olabildiğince çekingen ve sıkılgan olan öğrenci karşılaştığı bu badirenin etkisiyle “lal” olmuş vaziyettedir. Babası da olaya müdahil olur ve sıkı bir takip başlar. Şefik Hoca, gereken her şeyi söyledikten sonra ayrılırken sıkı sıkı tembih eder. “Bak 15 gün sonra Coğrafya sınavın var, gelmezsen gelir seni kulağından çekerek götürürüm.” der. Babasının da baskısıyla bu 15 günlük süre biteviye coğrafya çalışmakla geçer. Sınav günü büyük bir utanma duygusuyla kendini Şefik Hoca’nın huzurunda bulur. Hafif bir zılgıttan sonra sınava girip coğrafyadan geçer. O dönemde tek dersten borçlu geçme uygulaması olduğu için de bir yılını kaybetmeden üçüncü sınıfa geçmiş olur. İşte, şimşek bakışlı, kulak çeken Şefik Hoca’nın içindeki sevginin tipik bir örneği.
Yıllar yılları kovalıyor, zaman durmak bilmiyordu. Şefik Hoca Ergezen İlkolu’nda birinci sınıftan aldığı çocukları beşinci sınıfa kadar okutup mezun ediyordu. 60’lı yıllar gelmişti, o yıl Ergezen İlkakulu’nun üçüncü sınıfını okutuyordu. Ailevi nedenlerden dolayı bir iş için İzmir’e gitmesi gerekiyordu, üç aylık rapor almıştı. Yerine girecek mevcut öğretmenlerin programları uygun değildi. O dönemde liseyi bitirmiş, üniversiteye girmek üzere beklemekte olan bir genci vekil öğretmen olarak istihdam edip Şefik Hoca’nın sınıfını ona emanet etmişlerdi. Eli işe yatkın ve becerikli bu genç büyük bir heves ve şevkle Şefik Hoca’dan aldıklarını onun öğrencilerine vermeye çabalıyordu. Kısa sürede uyum sağlamıştı sınıfa. Tüm çabası ile Şefik Hoca gibi karizmatik bir öğretmenin klasına uygun bir performans sergilemeye çalışıyordu. Bunun kriteri ise üç ay sonra görevine dönecek olan Şefik Hoca’nın öğrencilerinden alacağı referanslar olacaktı. Bunun da bilincindeydi, bu duygu ve düşüncelerle büyük gayret sarf ediyordu. Süre dolmuş, Şefik Hoca gelmiş ve öğrencisi olan vekil öğretmene verdiği not geçerli olmuştu.
Şefik Hoca, Türk Eğitim Ordusunun gerçek kahramanlarından birisidir, yetiştirdiği ve bu Ülkenin hizmetine yolladığı öğrencilerin sayısı onbinleri bulmaktadır. Her meslekten, her branştan öğrencileri vardır ve bu öğrencileri ile gurur duyduğunu her vesile ile dile getirmekten kaçınmaz. Şunu da çok iyi bilmektedir ki onun öğrencileri de Şefik Hoca gibi bir öğretmenleri olduğu için gurur duymaktadırlar. Hiç kuşkusuz bunlardan biri de kaybolmanın eşiğine gelen bir yılını geri alan bu satırların yazarıdır…
Esen kalınız değerli Şefik Hoca’mız…
Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.