|
Yıllar yorgun o yorgundu, artık elinde bastonu da yoktu, kafası da Malazgirt Meydan Muharebesi’nin Sor Cenahı Kumandanı gibi dik durmuyordu. Ahlat’a girişte ilk soluk alacağı yer Aziz’in Kahvesi de yoktu. Kendisini Ankara’nın en ünlü sentlerinden biri olan Kavaklıdere’de bir kaldırıma bırakmıştı. Hareketli bir yerdi, geleni gideni çoktu. İnsanlara umutsuz gözlerle bakıyordu. Kimi zaman bakmaya bile gerek görmüyordu.
Şapkası gene başında, gözleri gene boncuk boncuktu, eskisine oranla biraz daha boncok boncuk, neredeyse bir nokta kadar. Üstü başı da eskisinden çok farklı değildi, hala aynı elbiseleri giyiyor izlenimi veriyordu.
Kimi zaman elinde bir sigara oluyordu, içip içmediği belli olmayan, kimi zaman da bir bardak çay. Bardağı korka korka dudaklarına götürüp yudumluyordu. Kimi zaman önünden geçenlere umutla bakıyordu acaba bana selam verirler mi diye.
Sorlu Recep’in tıpa tıp aynısıydı, sanki mezarından çıkıp gelmişti. İnsanlar çift yaratılmıştır tezini doğrularcasına. Ya da son yılların gündemini işgal eden bir kolonlama olayı olmalıydı. Sevgili Reco’muzu kim kolonlamış ta buraya getirip koymuş olabilir ki? Bu da değil elbette, o sadece Ahlat’ın sevimli Reco’sunun bir benzeriydi. Hem de tıp tıp benzeri. Resmini çekip onu tanıyan Ahlat’lılarla paylaşmak istedim. Kendisinden izin aldım “resmini çekebilir miyim?” diye. Sevindi, “birisi benimle ilgilendi” dercesine. İlgiye çok muhtaçtı anlaşılan. Nerden bilebilir ki Ahlat’ın Sevgili Reco’suna benzediği için bu ilgi. Olsun, o da dudaklarda bir tatlı tebessümün doğmasına vesile olduğu için mutlu olmalı. Biz onu Recep diye sevdik, karar verdik eğer o gerçek Recep olsaydı ne yapardık? Ne yaparsak onu yapmaya çalışacağız. O’nu Recep gibi sevip bağrımıza basacağız. Hatırını sorup ihtiyaçlarını gidereceğiz. Sevgili Recebimize rahmet dileyip onu Recep diye severek…