|
(AHLAT’TA BEKLEYİŞ)
Mehmet Cemal SAYDAM
İçimde, sancılarım var…
Öylesi sancılar ki, yalnızlığımın girdabında ne yana dönsem, suskunluğumun derin uykusuna dalıyorum.
Öylesi dalgın, öylesi çaresizim…
Dört bucak aranıyorum da taş duvarlı evimin odalarında, düşlerimi koyduğum yeri bile bulamıyorum.
Başımda duman, düşlerimde fırtına dolaşmakta...
…
Ömrünün tekrarı olsa ve kaç kez yaşamak istediğim sorulsa, cevap veremem. Ama bugün kaç kez öldüğüm sorulsa bir yerlerden, cevabım hazır; “Bin kere!...”
…
…..
Bugün, hayâllerimin ağacından sızan damlalar, ektiğin çiçekleri suladı.
Yüzümün rengini gördüler de, sevinemediler…
Yağmur perileri topladı gözyaşlarımı.
Cebimde hüzün şarkıları, gözlerimde üzüm bağları var ve yüzümün aydınlığında, yalnızca dikip de gittiğin güllerin fark ettiği karanlıklar.
…
…..
Biliyorum ki gidecek ve bir daha geri dönmeyeceksin…
Gönül bağımda yer alan ayak izlerin, albümdeki resimlerin teselli eder mi artık, bilemem?…
…
Ya beni de götür, ya sen de gitme…
…
Gidersen, bil ki şivan düşecek buralara… Şivanlar yankılanacak Orhun Abideleri’nin İslâmlaşmış şekli, Ahlat Mezar Taşlarında, Küçük Harran Nazik Ovalarında…
Ve feryat edecek sensiz bir tarih… Feryat edecek sensiz altın ba-şaklı ovalar ve o ovalarda baş bağlamış başaklar…
…
…..
Tarihin, mola verilmeden taşlara nakış-nakış işlendiği topraklarda,
Emin Bayındır Kümbeti’ndeydim sensiz.
Seni aradım zarif sütunların işlemelerinde.
Seni aradım Selçuklunun bu ilk mekânı toprakların, tarihi abidelerinde…
..
Güneşin, iz düşümü vaktindeyim… Ve izlerini buluyorum motif motif işlenmiş kırmızı yüzlü taşlarda.
Bu bir umudun, bu bir duanın gerçeğe dönüşünün işaretidir.
Ve yüreğim, özgürlüğe doğru uçan bir güvercin yüreğinin çırpınışında…
İki Kubbe’ye koşuyorum. Ergezen Hatun’a yalvarıyorum. İçimde çakan ışığın aydınlığında, Abdurrahman Gazi’ye adaklar adıyorum…
Bir yudum su için can verecek haldeyim de bir Temmuz sıcağın-da, yine de aldırmıyorum…
Seni bulurum umudundayım.
Kan ter içinde her yana koşturuyorum da, yanı başımdan akıp gi-den bulaklara aldırmıyorum bile.
Ve bil ki, aç ve susuz kalmaya razıyım da, bir sensiz kalmak is-temiyorum…
…
…..
Çadır sanatının, kümbete döndürüldüğü kutsal türbelerde gezini-yorum… Motif-motif izlediğin ve adım-adım gezindiğin yerlerdeyim sen-sizliğimle.
Ve dalıp-dalıp gidiyorum hayâllerimin denizinde… Ki o “seviyorum” dediğin Ahlat yanı başımda, mavinin en temizi, en kirlenmemiş rengiyle Van Gölü, tüm güzelliğiyle önümde…
…..
İçimde, sancılarım var.
Biliyorum ki gidecek ve bir daha dönmeyeceksin…
Zamana yenik düşmeyen bu abideler diyarında, zamana ben nasıl direnecek ve ihanetlere karşı nasıl karşı koyacağım bir başıma, onu bilemiyorum.
Bildiğim o ki, bu tarih kadar, bu can da yalnız kalacak.
Ve çekip gidersen, bir başıma kalacağım.
Bir daha ne arayanım ve ne de bir soranım olacak…
…..
Bilir misin, bir zamanlar namusu ve şerefi dağların yamaçlarına çıkaran eşkıyaları anlatırdım sana.
Köroğlu’nu, Koçero’yu anlatırdım.
Onurlu isyanlara sözüm olmazdı da, ondan anlatırdım.
Yine de sitem ederdin bana…
Oysa ki onlar, sadece kendi hayatlarını, kendi varlıklarını harcamışlardı bu dağlarda… Şimdikiler gibi, toplumu ve insanlığı harcayanlar, bizi arkamızdan vuranlar gibi değil.
Onları sevişim, bilirsin ki, adaletsizliklere karşı yüreğimde yer alan isyanlara karşı duruşumdandı. Namussuzluğu ve adaletsizliği kabullenemeyişimdendi.
Gerçek tekti ve alternatifi yoktu… Sitemin bakışlarında düğümlü kalsa- da, yine de katılırdın bana…
…
Sen, kaderimdin…
Birbirini emzirerek büyüten şeytanların şerrinden kendimi uzak tutar, kalçalarından yazılar yazanların fendinden kaçar ve yağmurun ilâhi sesini bir ney sesine benzetip, türküler bestelerdim.
Şimdiki rezil aşklara itibar etmez ve edemezdim.
Mantıktan bahsedilerek, menfaate tahvil edilen sevdalardan uzak tu-tardım kendimi.
Yüreğimde yer eden sevdanı, yüzüne söylemeye utanmış olsam da, seni doğal bir sevgiyle sevdim.
Seni; Selçuklu’nun kan verircesine sevdiği ve ilk mekân olarak tuttuğu bu kutsal topraklar kadar sevdim…
Seni; Melikşah, Şeyh Mahmut Türbeleri, Ahlat bağları ve binbir çiçek kokulu bahçeleri kadar sevdim…
Dudaklarından, toprağımın adı dökülen Lat kızı Daryuna’yı değil, seni ve duygularını baş tacı ettim.
Gönül potamda, seninle el ele verip, bir uğursuz âlemin uğursuzluğu-nu erittim.
Onlar, bir daha baş kaldıramayacak…
..
N’olursun, gitme!
Gidersen; bağlarım talan, bahçelerim viran olacak… Nazik Gölü, kan ağlayacak.
Küçük Harran Ovakışla, hep yaslıydı.
Çekip gidersen beni böylesi bırakıp, o her zaman yaslı kalacak ve ebedi bir yas bağlayacak…
…
Bil ki, seninle gülmüştü yüreğim. Seninle gülmek isterim. Ve senin-le bu topraklarda yürek
yüreğe olmak, seninle yaşamak, hak tecelli ettiğinde de, seninle bu toprakta, kucak kucağa gömülmek isterim…
…
İçimde onulmaz acılarım, dizginsiz kaygılarım var…
Biliyorum ki gideceksin… Gidecek ve bir daha geri dönmeyecek-sin…
…
Ben; ovalarımda sensiz buğday biçerken, bil ki türkülerimi yine se-nin için söyleyeceğim…
“O her zaman sarhoş” diye duyarsan bir gün, inan doğru olacak. Çünkü ben, her zaman derdime bir başına yanacak ve sevdiğin tütün-den, biri sönmeden bir daha saracağım…
…
Bilirim ki, gökyüzünde anahtarsız kapılar var.
Sarıkum kıyılarında, ırgat sesleri çil seslerine karışırken, gökyüzünde anahtarsız kapılardan birini seçeceğim. Ve o kapıdan içeriye, senin için ama sensiz ve sessizce söylenen türkülerimi göndereceğim.
Ki o türkülerim, gözyaşımla dokunmuş, dualarımla yoğrulmuştur. Ve o ki, dileklerim yalnızca Yaradan’ca duyulmuştur.
Ahlat taşlarından rengârenk yapılan evimin ayvanında, bir bardak ayran içerken seni özleyecek ve bahçelerimden kaysı toplarken, yine de ümidi tüketmeyecek ve “gelir” diye, hep seni bekleyeceğim…
Hasretine dayanır mıyım, bilemem?...
…
…..
“Gitme!” diyemem…
Yürekten çağrılarımı, gönlümdeki ağrılarımı bilmen gerek.
Beni bu güzellikler içinde, bu tarih zenginliği ve tarih derinliğinde bir başıma kor da gidersen eğer, yalnızlığımla da, uğursuzluklarla da uğraşamam. Ve ben, bu eşsiz güzelliklere sensiz bir başıma da sahip çıkamam.
…
…..
Buralar, her zaman güzeldi.
Güzeldi ama seninle bir başka güzeldi yiğidim… Bir başka güzel-di…
..
Ahlat’ta tarih, seninle dile gelir, güzellikler seninle çiçeklenirdi.
“Gitme!” diyemem ama “El etek çekme benden” dersem sana tutkun yüreğime bağışla…
Bil ki, sen olmazsan buralarda, her şey viran olacak. Bağımda çakal, dağımda akbaba dolaşacak. Ve ecdad yadigârı bir tarih, sensiz yas bağlayacak…
İnan yiğit yüreklim, kalırsan buralarda, buralar seninle güzelleşecek.
Kıyılarına vuran dalgaların sesiyle her sabah yeniden uyanan Ahlat, seninle şenlenecek. Ve yanımda sen olduğun sürece, gülmeyi unu-tan yüzüm, her doğan günde, yeniden gülecek…
…
Çekip gidecek ve bir daha dönmeyeceksen eğer, beni de götür… Soranlara; “Yağmur yüreklim, gözü sürmelim ve “Delilo türkülüm” dersin.
“Tarih yadigârım, Anadolu sevdalım ve gönlü yaralım” dersin.
Varsın kınasınlar ve varsın taşlasınlar seni, ne çıkar?
“O benim ayrılmaz bir parçam, ciğer parem, bin yıllık yarem” dersin.
Kim ne derse desin.
Bırakma bir başıma acılı ve çaresiz.
Bırakma bir başına sevgiye hasret yüreğimi sevgisiz…
…
Ya beni de götür, ya sende gitme!…
Seviyorsan, kalacaksın… Kalacak ve bağrına basacaksın…
Bırakma bir başıma acılı ve çaresiz… Bırakma bir başına sevgiye hasret yüreğimi sevgisiz…
Seviyorsan kalacaksın. Kalacak ve can cana saracaksın.
Çekilmez buralar sevgisiz ve sensiz…