|
Necat ÜLGEN
Merhaba Sevgili Okurlar, bugün size iki konu başlığı ile yazacağım. Birinci konu; bir erdem olan, bir fazilet olan demokrasi, günümüzde nasıl yozlaştı? Önce birinci konudan başlayalım. Demokrasi halkın kendi iradesi ile kendini yönetmesi, kendi yöneticisini kendisinin seçmesidir. Ama günümüzde maalesef bu böyle olmuyor. Bu yalnız günümüzde değil, çok partili sisteme geçtiğimizden itibaren bu böyle olmuştur.
1950’den beri demokrasi günden güne bakın nasıl yozlaştı? Oy uğruna demokrasi diyerek vatandaşa taviz üstüne taviz verildi. Verilen bu tavizler gittikçe yozlaşarak günümüzdeki hali aldı. Bunda halkımızın kültür seviyesinin henüz olgunlaşmamış olması, ayrıca halkımızın hiçbir altyapıya ve demokrasi kültürüne sahip olmaması büyük bir etkendir.
Hatırlarım o yıllarda Ahlat’ın Purhus Nahiyesi’nden Kara İsmail adındaki bir vatandaşımızın İlçe Kaymakamını “Ya dediğimi yaparsın ya da başına gelecekleri sen düşün” diye tehdit ettiğini bilirim. Tabi bu demokrasi değildi. Ama halkımızın demokrasi anlayışı bu yöndeydi. Diğer taraftan dinin siyasete alet edilmesine ta o tarihlerde başlanmıştı. Örneğin Türkçe okunmakta olan ezanın Arapça’ya dönüştürülmesi gibi. Ne fark ederdi Tanrı uludur’la Allahuekber, ikisi de aynı anlamı taşımıyor muydu? Bir diğer konu ırkçılığın siyasete alet edilmesiydi. Örneğin Ağrı Dağı isyanını Zilan Deresi isyanını, Dersim isyanını çıkaran kişilerin çocuklarını o tarihlerde millet vekili yaparak ödüllendirmek, Molla Mustafa Barzani’nin Türkiye’de ajanlığını yapan 33 kişiyi Özalp’ta cezalandırdı diye Muğlalıyı yıllar sonra yargılayıp cezalandırmak bütün bu yapılanları oy uğruna yapmak demokrasiyi yozlaştırmıştır. Özgürlük demek sınırsızlık demek değildir. Elbette ki özgürlüğün de kanunlar çerçevesi içinde olması gerek. Aksi halde iş kontrolden çıkar, günümüzdeki gibi özgürlük özerklik talebine döner.
Diğer taraftan halkın oyları ve halkın egemenliği yerine lider egemenliğini önde tutmak, delege ve önseçimi yavaş yavaş gündemden düşürmek demokrasinin yozlaşması değil de nedir? Tabi bunun çok örnekleri vardır, ama bunu uzatmak istemiyorum.
İkinci konuya gelince sevgili dostlarım, yaşamımın 60 yılında siyasetle ilgilendim. Bunun otuz yılını aktif, otuz yıldır da pasif olarak uzaktan ilgilendim. Bu süre içerisinde Sayın Zeki Ergezen’in ne siyasi görüşüne ne de dünya görüşüne katıldığımı ve kendisine oy verdiğimi hiç hatırlamam. Ama doğruya doğru ilkesinden yola çıkarak diyorum ki, Cumhuriyet tarihinden bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün Bitlis milletvekillerinin yaptığı hizmetin toplamı kadar Bitlis İl ve ilçelerine hizmeti vardır. Bitlis’in her mahallesinde, her ilçesinde, her köyünde emeği, hizmeti olup ayrıca her aileye gerek bürokrat iken gerek vekil iken gerek Bakan iken faydası olmuştur. Bunu kimse inkar edemez. Bunları yaparken ne torbasını, ne ambarını, ne de kilerini doldurmamış, marka giyinmemiş, mütevazı bir yaşam içinde olmuştur.
Gönlüm isterdi ki Sayın Zeki Ergezen kendi rızasıyla milletvekilliğini bıraksın; “Ben 4-5 dönem milletvekilliği yaptım. Bundan böyle yerimi genç kuşağa bırakıyorum. Ancak bu uzun deneyimimden ötürü ve bölgeyi iyi tanıdığım için İl’ime aday belirlenmesinde benim de fikrim alınsın.” Diyerek kurucusu olduğu partinin aktif siyasetinden çekilsin. Ama yapmadı, onun bunu yapmaması ne kadar beni üzmüşse partisinin başkanının Bitlis İli adaylarını seçme şekli de beni o kadar rahatsız etmiştir. Bitlis halkını Bitlisli seçmenle birlikte hiç kale almayıp, memur atar gibi kendi yakınlarını aday göstermesi oranın halkına, seçmenine saygısızlık değil mi?
Ben o partinin seçmeni değilim ama Başbakan’ın ülkeye yaptığı hizmetler elbette ki azımsanmayacak kadar çoktur. Ama keşke ülkeye yaptığı bu çok iyi hizmetleri yaparken bu lider sultasını sürdürmeseydi. Bitlis İli adaylarını belirlerken kendi adayı yerine Bitlis seçmeninin seçip belirlediği adayları seçseydi. Sanırım bu hususu Bitlis seçmeni dikkate alacaktır.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; bir kötü fiil bin tane iyiyi yok eder. Bu cümleden olarak bu ve benzeri bazı hareketler, o kadar yapılan güzel işleri gölgede bırakmıştır. Bir diğer husus ta meydanlardaki konuşma tarz ve üsluplarıdır. Liderlerin birbirlerine hitap tarzları ve aşağılayıcı sözler, gerçekleşemeyecek vaatler, ulufe dağıtmak gibi şeylerin demokrasi ile alakasının olmadığını düşünüyorum.
Tarih tekerrürden ibarettir sözü boşuna söylenmemiştir. Önceki yıllarda benim de fanatik mensubu olduğum Demokrat Parti’nin Genel Başkanı ve Başbakan merhum Menderes’de merhum İnönü’ye “Milli Münafık” diye seslenirdi meydanlarda. Türk Ordusuna Battalgazi Ordusu dedi. Meclisteki çoğunluğuna ve şahsi ihtirasları ile Kırşehir İlini ilçe yaptı.. Malatya İnönü’nün memleketi ve onun partisine oy veriyor diye Adıyaman’ı il yapıp, Malatya’nın ilçesi olan Besni’yi Adıyaman’a bağladı. Buna benzer birçok hırs ve ihtirasla yapılanların Türk Milletine ve Türkiye’ye nelere mal olduğunu hepimiz yaşayarak gördük. Bir müsibet bin nasihatten evladır atasözü mantığı ile o günlerin geri gelmemesi dileklerimle size saygı ve sevgilerimi sunar başarılar dilerim.
Değerli okuyucularım, Memleketimin gazetesi olan Ahlat Gazetesi’nin köşesinde hoşgörünüze sığınarak kendi fikrim olan eleştirilerimi yazdım, sürçülisan ettiysem affola.
Esen kalın sevgili okurlarım. Seçimlerin milletimiz ve memleketimize hayırlı olması dileklerimle…